08 Kasım 2009 Pazar

"Yoga yapmanın en zor bölümü yoga matınızı yere sermektir"

Hayatıma yeni bir renk daha katmayı başarmış bulunuyorum. Liseden beri yapmak istediğim ve hep kendime yakın hissettiğim ayrıca yapanlara da imrenerek baktığım yoganın ilk dersine dün gittim.

Gitmeden önce iyice araştırdım ve karşıma iki tane yoga stüdyosu çıktı. İkisini de tavsiye eden arkadaşlarım vardı ve ikisi de bana birbirinden ters yerlerde bulunuyordu. Yogakil ve Yogaşala.

Ben de bana daha az ters bir yerde olan Yogaşalayı seçtim. Gaziosmanpaşa her ne kadar bana uzak olsa da bir dolmuş ve bir taksiyle yarım saatte ulaşabileceğim bir yer. İnternet sitesinden araştırdım ve karşıma binbir çeşit yoga çıktı. Bana uyan saatlere ve başlangıç seviyelerine baktım. Hatha yoga ve Vinyasa yoga. İkisini de şansıma bak ki Pınar Canko veriyor. Çok iyi hocadır diye tavsiye aldığım bir hoca. Kendisini facebooktan buldum ve sordum, hangisi bana daha uygun olur sizce. Hatha'yla başlamamı ve bi iki ders sonra Vinyasa'ya geçmemi önerdi. Hatta ikisini birden yaparsam daha iyiymiş. Tamam süper. Cumartesi sabahı olması da ayrı bir güzel oldu dersin.

Ben gitmeye kararlıyım, bir yandan da reklamını yapıyorum çevreye. Seçil de tamam ben de gelirim dedi hemen. O da süper.

Cumartesi sabahı kalktık dolmuş+taksi yapıp biraz dolanıp Yogaşala'yı bulduk. Ayakkabılarımızı kapıda çıkardık. İçerisi olabildiğince sessiz. İnsanlar seslerini kısarak konuşuyor. Ayrıca herkes güler yüzlü. Formlarımızı doldurduk ve deneme dersimize girmek için üstümüzü değiştik. Olabildiğince rahat kıyafetler giymek gerekiyor çünkü şekilden şekile girebiliyorsun.

Adının sonradan Gökhan olduğunu öğrendiğim çocuk bize yardımcı oldu. Derste 15-20 kişi vardı ve sadece 3 tanesi erkekti. Hocanın önüne matlarımızı serdik ve Gökhan eşliğinde ısınmaya başladık. Müzikle beraber kendimizi derse hazırladık. O kadar rahatlatıcıydı ki. O müzikleri 24 saat dinleyebilirim.

Ardından derse Pınar Canko devam etti. Isınmadan sonraki ilk kısım Yin kısmı. Hareketlerde daha uzun süre kalıyoruz. Daha yavaş daha feminen bir kısım. Ona rağmen zorlayıcı. İkinci kısım ise Yang. Hareketler hızlı ve seri. Eğer sadece Yin kısmını yapıp bırakırsak, ordan depresif bir şekilde çıkarmışız. Hani kadınların battaniyeyi üstüne alıp bütün gün televizyon izlemek istedikleri ruh hali gibi. Daha enerjik çıkmak için Yang kısmıyla tamamlamamız gerekiyormuş. Bu kısımda 21 defa bir seri hareketi tekrarladık. Ben aralarda 4-5 tanesini yapamadım ve dinlenme modu dedikleri bebek duruşunda dinlendim. İlk ders olmasından dolayı normaldir herhalde diye düşünüyorum. Ve son kısım dinlenme kısmı. Üstünüze battaniye, gözlerinize küçük yastıklar veriyorlar. Sırt üstü eller yukarı bakacak şekilde açık yatıyorsunuz ve tüm vücudu gevşetiyorsunuz. Altta da harika dinlendirici bir müzik çalıyor. Son olarak bir kaç soğuma hareketi yapıp dersi bitiriyoruz. Ders 1 buçuk saat sürüyor.

Ordan çıktığımızda iyi bir şey yaptığımızın farkındayız. Bir yandan üstümüzde bir rahatlama var ve direk gidip uyumak istiyoruz. Bir yandan da şöyle güzel bir cumartesi geçirmek.

Not: Yoga yaparken çorapları çıkarmayı unutmamak lazım:)

09 Ekim 2009 Cuma

Cihan 20 yıl sonra karısına kavuştu!



Minik mi minik bir Cihan varmış. Daha 3 yaşındayken karıcım karıcım diye Nilüfer'i severmiş. Nilüfer de öyle basit bi komşu kızı değil. Bildiğimiz tanıdığımız geceler katran karası geceler diyen Nilüfer. O zamanlar minik Cihan hayallerine kavuşup Nilüfer'le tanışmış, fotoğraf çektirmiş, hem de ailecek yemek yemiş.

Aradan 20 yıl geçti. Bizim Cihan tutturdu Nilüfer imza gününe gidelim diye. Baktım eğlence var, Cihan'ın fotoğrafçısı olarak ben de katıldım. Gittik birer albüm aldık ayıp olmasın diye. Maksat imza günüyse şarkıcı da azcık kazansın di mi. Cihan'ın elinde o 20yıl öncesinin fotoğrafı da var tabi. Oraya ilk gidenlerdendik ama sıraya girmeyelim diye diye, sıranın ortalarında kaldık. Bekledik bekledik, saat 6daki imza gününe Nilüfercim yarım saat gecikti trafik mrafik. Neyse sıramız geldi. Cihan şüphesiz günün en akılda kalıcı Nilüfer fanıydı. E kimsede 20 yıl öncesinin fotoğrafı yok tabi. Hakkını yememek lazım kadın o zamandan bu yana gençleşmiş resmen. Cihan sen de "çok büyümüşsün".

Uzun zamandan beri karnıma ağrılar girene kadar gülmemiştim hem de dolmuştan kaynaklanan "rahatsızlığım"a rağmen. Bu ikinci imza günüm oldu, tabi yanlışlıkla girdiğim Ferhat Göçer imza gününü sayarsak. O zamanlar daha tanınmıyordu, pek kimse yoktu yazık. Neyse ben fotoğraflara geçim:





Eklenti: İmza gününde günün adamı olan Cihan, konserde de yapacağını yapmış. Nilüfer sahnede 20 yıl öncesinin fotoğrafını anlatıp, şimdi de o çocuğu görün demiş ve Cihan'ı sahneye çağırmış. Konserin gözdesi Cihan Tanglay:)

18 Eylül 2009 Cuma

Dur kalk, git gel, in bin

Ankara'daydım, şimdi Adana'dayım. 5gün sonra yine Ankara'da olucam. 14gün sonra yine Adana'da. 16gün sonra yine Ankara.

...
Baya matematik yaptıktan sonra kısacası bu ara çok git gel yapmam gerekiyor. İlk gidişim ev için oldu. Eksik eşyalarımı tamamladım. İtfaiye meydanı ne güzel yermiş. Tam öğrenci milletine göre. Yepyeni ikinci el bir çamaşır makinesi aldım. Pazarlığını da rahat rahat yapıyorsun. Eve getirip kuruyorlar da. Üstelik mezun olunca bizi ara, geri alırız makineni diyorlar. Tabi hep ikinci el mallar yok. Sıfır ürünler de var. Mobilyacılar sitesinden ambalajsız getiriyorlarmış. O yüzden tek tük çizik olabiliyor. Hiç bir yere sapmadan ilk sokakta sırf böyle yeni şeyler bulunuyor. Çok şık şeyler vardı hakkaten. Odamı da ordan düzdüm. Pazarlık iyi yaparsan, fiyatlar da çok uygun. Sevdim valla. İlk başta Adana'dan getirmeyi düşünüyordum, ama 500liradan aşağı getirmedikleri için, böyle kesinlikle daha ucuza geldi.

Geriye kaldı valizimi alıp gitmek. Bilet alma işini son güne bıraktığım için, bayram dönüşü bulamadım maalesef. Evden yapacağım kayıtla seçmeli ders alabilir miyim bilmiyorum. Kampüs dışına saatler sonra açıyorlar kayıtları malum. Yine bir psikoloji dersi almalıyım sanki.

Bu arada, bugün baya baya araba kullandım yahu. Üstünde kocaman sürücü kursu yazan arabayı hem de. Kardeşim görüyorsun acemiyiz. Niye kornaya basıyorsun? Mal mısın? demek istiyorum tekrardan. Stajdan ve direksiyon kursundan arkadaşım Seren'in araba kullanması hele koparıyor beni:)) Küfür etmedik şöfor kalmadı. Vites olayını çok sevdim ben, öyle otomatik araba istemem :) Araba almak isteyenlere duyurulur. Malum tekrar Adana'ya dönüşüm de direksiyon sınavı yüzünden olacak. Sonra sabitlenecem artık bir yere, çok şükür.

07 Eylül 2009 Pazartesi

Tembellik Başa Bela!

Çok tembel oldum ben. Her sabah kalktığımda bugün staj raporuna başliyim diyorum. Olmuyor. Pazartesi başla diye ısrar ediyor içimdeki ses. Kaç pazartesi geçti. Tık yok. Mersin'e gidip dönememek de 1 haftamı yedi. Haftaya da direksiyon kursu başlıyor. Aklımın bi köşesinde ev taşıma işi yer kaplıyor. Derken var mısın yok musun izliyorum. O da 5 saat filan yiyor. Hiç bir şey yapmamak bu kadar zaman yer mi ??! Bir de Esra Erol'un ayda 130bin lira aldığını ve bu sezon 200bin lira istediğini öğrendim. Biz çalışalım çalışalım 2bin lira maaş bulduk mu sevinelim. Oy oy.

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Tarantino'yu sevmek


-Rezervoir Dogs
-Pulp Fiction
-Kill Bill
-Death Proof

ve şimdi Inglourious Basterds(Soysuzlar Çetesi).

Diyecek söz bulamıyorum bu filmlere. Tabii ki Kill Bill'in yeri bende ayrıdır. Hayatımın filmidir. Çok uzun olduğu için vol 1 vol 2 diye ikiye bölmüş Tarantino, ondan tek film sayıyorum ben onu. Bu filmi bu kadar sevmemin sebebini arıyorum. Cevap kurgusu ve çekimleri. Kan görmeyi sevmem de bir etken hatta arada cerrah mı olsaydım diye düşünmüyor değilim bu yüzden:)

Ama şimdi Soysuzlar Çetesi, Kill Bill'e rakip olacak gibi. Hangisini üst sıraya koysam şaşırdım doğrusu. Soysuzlar Çetesi 3 saatlik bir film ve Cihan bir dakika bile uyumadı filmde. O kadar diyim ben size anlayın. Her filmde az da olsa kestirir çünkü. Hakkaten bir dakika bile sıkılmadım. Sürekli ne olacak şimdi diye bekledim. Heyecan doruktaydı. Ve muhteşem bir şekilde sonlandı. Çıktığımda kendime gelemedim. Hatta tekrar tekrar izlemek istedim.

Şimdi soruyorum. Tarantino sevilmez mi be kardeşim? Ha bir de Didem Erol'la aşk yaşıyormuş. İnanmamıştım ama baya boy boy fotoğrafları var. Allah sahibine(!) bağışlasın napalım.

18 Ağustos 2009 Salı

Ne bu alışkanlık merakı?

Alışmaya ne meraklıyım. İki kere yaptığım birşeye alışıveriyorum. Üst üste iki gün börek yediysem mesela, tamam artık o börekle aramda bi bağ oluşuyor. Şaka maka ilk başlarda keşke ben de yaz okuluna kalsaydım anacım diye düşünürken, şimdi Adana'ya feci alışmış durumdayım. Okulun başlamasını istemicem biraz daha uğraşsam. O derece. Tembelliğe alıştım aslında. Yediğim önümde yemediğim arkamda. Zaten burda da tek başıma yaşıyorum gibi. Annem babam haftanın büyük bölümü evde değiller. Keyif yerinde, özgürlük yerinde. Alışmaya meraklıyım sanırım birşeylere. Alışkanlıklar güzel. Alışmış kudurmuştan beterdir. Beter midir ulen acaba?

09 Ağustos 2009 Pazar

Ain't no sunshine when she's gone

Dinledikçe dinliyorum. Farklı versiyonlarını. Farklı coverlarını. Pazar sabah kahvaltımı yapmışım, süt bulamayıp suyla pancake pişirmişim abim de sosis kızartmış. Yemişiz bi güzel. Üstüme de bir ağırlık çökmüş. Trans moduna geçiyorum. Dinledikçe dinliyorum. Aklımdan bir sürü şey geçiyor. Kalbim hızlı atmaya başlıyor bazen, bazen de yüzüme bi gülümseme geldiğini farkediyorum. Bazen durgunlaşıyorum. Her farklı seste farklı bişey hissediyorum. Dansı düşünüyorum. Sahilde yaptığım tangoyu, evde yaptığım tangoyu, çimlerde yaptığım tangoyu, Ankara'dakini Adana'dakini. Hepsi geçiyor aklımdan. Gelmiş geçmiş her biri, tek tek. Bir şarkı açıyor bilinçaltımı.

Ain't no sunshine when she's gone.

05 Ağustos 2009 Çarşamba

Yuva

Eve adımımı attığım ilk andan itibaren sahipleniyorum. Artık ev değil evim oldu. Öyle ailemin evi gibi misafir değilim burda. Herşeyinden sorumluyum. Alışverişinden temizliğinden faturasından. Sanki yıllardır burda yaşıyormuşum gibi hissediyorum ilk günden. 5gün kalıp dönecekken, dönemiyorum. 1gün daha 1gün daha diye uzatmaya çalışıyorum. Arkadaşlarımın çoğu burda. En yakınlarımla komşuyum şimdi. Bir sıfat daha eklendi arkadaşlığımıza. Yeni komşum. Ev arkadaşı kavramı yeni girdi hayatıma. Benden önce taşınan ev arkadaşım çoktan yuva yapmış evimizi. Daha rahat ediyorum tabi. Sabah erken kalktığımda temizlik yapıyorum. Hiç yapmadığım şey normalde. Gidiyorum gazete alıyorum marketten. Eve alışveriş yapıyorum. Taze fasulye pişiriyorum. Lafa dalıp dibini yakıyorum. Yine de yiyoruz, ben yaptım diye. Komşumdan hediye olan posteri nereye assak, iki sene önce yaptığım oda arkadaşımın çerçevelettiği puzzle'ı nereye assak diye düşünüyoruz. Eksiklerin listesini yapıyoruz. Komşuculuk oynuyoruz. Misafir ağırlıyoruz.

Huzur hissediyorum...
Bırakamıyorum burayı, son 1 gün daha...


Not: Adı geçen oda arkadaşım ve komşum aynı kişiye tekabul etmektedir:)

24 Temmuz 2009 Cuma

Bossa'dan Canlı

Bugün durgun bir gün. Kimse iş vermedi. Sabahtan beri bilgisayar başında oturuyorum. Hepsiburada.com' u hatmettim. Pike takımlarından dvdlere kadar herşeye baktım. Çok güzel duvar stickerları var, bayıldım. Ayrıca pinball denen oyunda kendi rekorumu kırdım. Resmen 5milyon küsür yaptım. Ama şimdi bana sorsan staj nasıl geçti diye, çok güzel geçti ufkum genişledi derim. Hiçbirşey yapmamış olsan bile ki ben çok şey yaptım staj insanın çalışma hayatına bakışını netleştiriyor. (Tam şu an yangın alarmı çalıyor, ama kimse yerinden kımıldamıyor. Gerçekten yangın çıksa nolacak? Ve sustu..)

Çoğu stajyerin ayak işi yaptığını ya da bomboş bütün gün oturduğunu düşünüyorduk. (Yangın alarmı yine başladı ve sustu) Bunun üzerine endüstri mühendisi stajyerleri olarak bir araştırmaya başladık. Geldiğimiz ilk gün başlayan projenin ikinci kısmıyla uğraştık. İlk etapta stajyerlerin düşüncelerini öğrenmek için toplu bir anket düzenledik. Anketin sonuçları bizi epey şaşırttı. Stajyerlerin büyük çoğunluğunun Bossa'dan gayet memnun oldukları ortaya çıktı. İkinci etapta da anketi düzelterek ve eksiklerimizi kapatarak yeniden yapıcaz. Amacımız stajyerlerin memnun olmadıkları noktaları ortaya çıkarıp, onları gidermenin yollarını bulmak.

Bu proje dışında uzman mühendislerimizden Hakan Bey bize 6sigma hakkında bilgiler verdi. 6sigma üniversiteden mezun olan her endüstri mühendisinin aslında bildiği şeyler üzerine kurulu. Kolaylığı ise bildiğimiz şeyleri daha sistematik bir yolla kullanarak problemleri çözmek. Buradaki endüstri mühendislerinin görevi de zaten bu ve benim çok ilgimi çeken işler yapıyorlar.

Bize verilen diğer işlerden biri de rakip firmaları araştırmak oldu. Bu yolla da bilmediğim bir çok iyi firma hakkında bilgi sahibi oldum. Çalışma sistemleri nasıldır prim sistemleri nasıldır onları öğrendim. Bir çok ülkede konfeksiyon satışları ne durumda, krizden kim nasıl etkilendi, kimin ihracatı arttı, kimin azaldı, bunlar hakkında fikir sahibi oldum.

Şeflerimizden Meryem Hanım da TRIZ hakkında bizle çok güzel bir toplantı yaptı. Beyin cimnastiği yaptık hep beraber. Gerçekten keyifli bir işti. İyi ki endüstri mühendisi olucam diye düşündüm.

3hafta boyunca bunları yaparken bir yandan da staj sorularımı cevaplamak için uğraştım. İngilizceye çevrilmesi gereken bir çok veriden sadece bir kaçını çevirdim. Gerisini uzun yaz tatili boyunca yapmayı düşünüyorum. Ne cevap vereceğimi tam olarak bilemediğim kazık sorular da mevcut tabi.

Şanslıyız aslında diğer departmanlara göre. Herkesin birer bilgisayarı var, çalışanlar bizle çok ilgili. Hiç bir sorumuzu kestirip atmıyorlar ve işlerini anlatmaya hevesliler.

Kısaca güzel bir staj dönemi geçti bu sefer. Geriye kaldı 2 iş günüm. Sonra ver elini sıkkınlık pıkkınlık.

14 Temmuz 2009 Salı

Her Türlü Rüzgar gibi!

-Tango giderek daha da zevkli bir hal almaya başlıyor.

-Motosiklet günlüğünü izlemeyi unutmamam lazım.

-Kask dışında herşey perfect!

-Hatta kask bile güzel, dünyadan soyutlanmak ama tüm rüzgarı vücudunda hissetmek!

-Ben de motorcu mu olsam?

-Yok yok otur oturduğun yerde!

-Geçen gün kendimi resmen Adana'dayken Adana'da değilmiş gibi hissettim.

-Göl manzarasının mükemmel olduğu yerdeydim!

07 Temmuz 2009 Salı

Staj Defteri

Aslında dün başlaması gereken stajım bugün başladı. Dün sabahın köründe, normalde uyandığım saatten 5 saat erken uyanıp Bossa kapılarına gittim. Bir sürü stajyer kılıklı gencin kapıda beklemesinden bir terslik olduğu belliydi. Nitekim beni de içeri almadılar. Neymiş efendim sigorta belgesi elimde olacakmış. Sabahın 8inde onu bana fakslicak insan aradım, sonunda Seçil'e ulaştım. Artık bir şey istemeye de yüzüm kalmamasına rağmen hala birşeyler istiyorum. Neyse tıpış tıpış eve geri döndüm. Bir yandan sabahın köründe boşu boşuna kalktığıma sinirleniyorum bir yandan da bi gün eksik staj yapcam diye seviniyorum öyle enteresan duygular içerisindeyim. Neyse faks sağ salim fabrikaya ulaşırken ben öğlene kadar mışıl mışıl uyudum.

Bugün yine sabahın köründe kalktım ama bu sefer o kadar koymadı. En azından kapıdan dönmicemi biliyorum. Gittim tanıdık insanlar.. Fabrika bu sene başkasına satıldı diye belki tanıdıklarımı da işten çıkarmışlardır diye düşünüyordum. Müdürler hariç şefler ve uzmanlar geçen senekiyle aynı. Beni de tanıyorlar, kıdemli stajyere çıktı adım. Mesainin 4'te bittiğini öğrenince çok sevindim. Geçen sene 5.30'da bitiyordu ve zaman geçmek bilmiyordu o saate kadar.

Zamanın pek boş geçtiğini söyleyemicem. Sıkılmak için pek vakit olmadı. En azından bu sene cevaplamam gereken staj sorularım var. Onları cevaplamak için kafa yorarak boş boş oturmaktan kurtulabilirim.

Staj böyle birşey.

02 Temmuz 2009 Perşembe

Anlaşılmasa da olur :)

Neden sevdiğim şeyleri somutlaştırmaya çalışıyorum ki?

Bunu yeni farkettim, bir şeyi sevdiğimde onu kanlı canlı karşımda görmek istiyorum. Neden? Çünkü kansız cansız bir şey benim sevgime karşılık veremez de ondan. Tek taraflı sevince, yeterince haz duymuyor muyum? Ona da hayır. Beni inanılmaz mutlu eden şeyler var. Haz veren, hiç bırakmak istemediğim. Ben onlara aşık olmuşum şimdiye kadar, haberim yokmuş. Paylaşmayı sevmişim, beraber yapmayı sevdiğim şeyleri. Ondan sevmişim sevdiklerimi.

Bir ben mi anladım yazdığımı :)

23 Haziran 2009 Salı

Şaşırtıcı ama Gerçek

Adana'ya geleli tam tamına 1 hafta olmuşken benim hala sıkılmamam gerçekten şaşırtıcı, inanmassınız ama bir o kadar da gerçek.

Geldim geleli bir düzen oturdu kendiliğinden, gece 2 sularında uyuma, 12 civarlarında uyanma, televizyon izleme ve 6 civarlarında evden dışarı adım atma gibi bir düzen. Geldiğim gibi telefona sarılıp, Tango Adana'yı aramam ve tango kurslarına devam etmem yaptığım en doğru hareket olabilir. Haftanın 3 gecesini tangoya ayırmış durumdayım, ki bu süper bir gelişme benim adıma. Final dönemi dans edemedim diye çatlıyordum resmen. Ali Kemal ve Figen hocalar da çok iyi insanlar. İlk geldiğimde biraz farklı gelmişti sistemleri, ama şimdiden alıştım. Verimli geçicek benim için hissediyorum:)

Onun dışında da uzun zamandır görmediğim arkadaşlarımı sırasıyla görüyorum, bu da sevindirici. Herkes yaz okuluna gidicek o ayrı mevzu ama kalan sağlar bizimdir. Herbiri çağırıyor, birer birer gitsem yanlarına ne güzel olur. İstanbul, Ankara, İzmir gezsem sırasıyla. Bakalım daha yaz uzun...

Sonracııma acayip fotoğraf çekesim var, model olarak bizim hocaları kullansam diyorum:) Fena olmazdı hani.

Tatilin iyisi kötüsü olmaz ama hepinize iyi tatiller!

18 Haziran 2009 Perşembe

Kafa rahat

Sınıfımı geçmişim,
evime gelmişim.
Tabi kafam rahat olur.
Ankara'daki işlerimi halletmişim,
ev tutmuşum,
üstelik oda arkadaşımdan da kopmamışım,
artık komşu olmuşum.
Tango derslerine başlamışım,
spora başlamışım,
kilo vermişim.
Tabi kafam rahat olur.

12 Haziran 2009 Cuma

Şaka Maka Bitti!

Bugüne bugün resmen 2. sınıf da bitti! Dün biten sınavlar, bugün biten ödevler. O kadar sınava girip çıkarken ne kadar zorlanıyorum da bitince ulen ne kolay geçti bu dönem diyorum. Biraz unutkanım galiba. Biraz değil baya baya unutkan bi insanım ben. Okulda üçüncü yılım doldu, geriye kaldı iki yıl. Giderek zorlaşan dersler zaman zaman sıksa da hep daha zoru gelicek bu kolay diye düşünüp kendimi gaza getirdiğimi bilirim.

Ne olursa olsun bir dönemi de sağ salim atlattık ve tatile sağ adımımızla başladık.

Sağ adım demişken tango yapmayı özledim. Adana'ya bir an önce gidip tam gaz öğrenmeye devam etmek istiyorum.

Adana demişken bu yaz stajımı da orda yapıcam, üstelik Adana'nın en sıcak ayında. Gerçi sıcaklık konusunda kıyaslama yapamam, her an sıcak orda.

Sıcak demişken şaka maka eve çıkıyorum artık. Pazartesi gelse de bi aksilik olmadan ayarlansa herşey.

Pazartesi demişken bu yaz Londra'ya gitsem keşke, gider miyiz Ayça?


Eklenti: Yazı Dükkanımı açalı 1 yıl oldu, hoptiriniraynoom

08 Haziran 2009 Pazartesi

Kolpa

Kaç gündür, bana yolla albümü üstüne de imzanı at diyorum ama biliyorum ki o albüm elime hiç geçmicek.

Tamam ben gidip alıcam müzik bakkalından. Ya da yok yok almicam illa onun göndermesini beklicem. Şu an fizy.com'dan iğrenç bir kaliteyle dinlesem de almicam.

Kolpa albümü piyasalarda. Ben almasam da siz alın aldırın, güzelce dinleyin.
Not: Üstteki satırlarımı Bora Yeter'e ithaf ediyorum.

04 Haziran 2009 Perşembe

Üç yıl

Üç yıllık bir hikaye. Tam gözlerimin önünde yaşandı.

Herşey yurt merdivenlerinde karşılaşmamız ve oda arkadaşı olduğumuzu anlamamızla başladı. Daha odamıza ilk adımımızı atmamızla birlikte iyi anlaşacağımızı anlamıştım. Şeker mi şeker gülen bir yüz, bellerine kadar dalgalı saçlar ve tabiki mor kareli pantolon. O zamanlar kızımız punk takılıyordu. Üzerinde de "I'm with stupid" yazan mor bir t-shirt. Ama başkasına bu kadar yakışamazdı bu tarz.

Sonraları birbirimize yavaş yavaş ısındık. Sırlar dökülmeye başladı. Belki de o kadar yavaş değildi, çünkü herkes önceden tanıştığımızı sanıyordu. Hep beraber takılıyorduk, arkadaş ortamlarımızı beraber buluyorduk. Kaç tane ortam değiştirdik, kaç arkadaş eskittik, kimlerle küstük barıştık ama birbirimizi hiç eskitmedik. İlk başlarda odadan çıkmayı pek sevmiyorduk, yurtta kim var kim yok bilmiyorduk, kantine gidip oturmuşluğumuz bile çok yoktu. İçimizde mutluyduk, ama dışardan da biraz soyuttuk. Seviyorduk odamızı çünkü. Kızımız bilgisayara çok düşkündü hala da olduğu gibi. Ayrılmazdı başından gecelere kadar. Benim dersim öğlen, onunki sabah olmasına rağmen ben hep ondan saatler önce uyurdum. Başları klavye sesi rahatsız ederdi, birşey demezdim, sonraları alıştım. Etkilememeye başladı.

Yavaş yavaş artık kareli mor pantolonlardan vazgeçilip, babet giyilmeye başlandı. Kızımızda değişimler tohumlarını veriyordu. Kokoş oluyosun kızım sayemde derdim. Giderek ben bunu nasıl takıyormuşum, bunu nasıl giyiyormuşum demeye başladı. Evet evet kokoş oluyordu bizim kız.

Ne aşklar yaşandı, ne ayrılıklar şu odada. Ne ağlamalar, ne zırlamalar, ne mutluluklar. Çiçeklerle odaya geldiği zaman birimiz, ikimizde mutluyduk. Surat beş karış geldiği zaman, ikimizde üzgündük. Ne arkadaşlar girdi çıktı odaya, bazıları şuan yolda görsek selam vermicemiz insanlar. Beraber tanıdık insanları, birbirimizi uyardık. Bazen söylenenler çıktı. Birimizin gıcık aldığını birimiz çok sevdi bazen. Ama sonuç hep aynı oldu. Yine ikimiz kaldık.

Gündüz herşey olup bittiğinde, odaya gelip de tanıdık, güvenilir bir yüz bulmak her zaman iç rahatlatıcı oldu.

Birimizin saçları kısacıktı, uzadı. Birimiz bellerine kadar saçlarını bir sinir uğruna kestirdi. Topuklu ayakkabı sayısı giderek arttı. Eskiden ayakkabılıktaki onlarca converse yerini çizmelere babetlere bıraktı. Bomboş duvarlar giderek doldu, posterler zamanla değişti. Kurt Cobain posterinin yerini şimdi Jeux D'enfants afişi aldı. South Park posteri yerine arkadaş fotoğrafları kondu.

Bizim değişimimize odamız şahit oldu. O da dahil oldu bu değişime.

Neler yaşandı neler, bir o söyler size. Kim gelecek bizden sonra bu odaya kim bilir.


İlk fotoğraf...

Burcu Kılıçkap'a ithaf ediyorum :)

03 Haziran 2009 Çarşamba

Fal Piyasası

Artık Bahçeli'de nerde kaça bakıyorlar, hangisi daha iyi bakıyor, hangisinde iş yok hepsini öğredik. Çok matah birşeymiş gibi de söylüyorum, ama hakkaten öğrendik.
İkinci sınavların bitmesine tekabül ediyor olaylar. Pazar pazar sabah sınava girip çıkmışız, önümüzde birkaç hafta sınav da yok. Napalım napalım diye düşünüyoruz. Her kafadan bir ses çıkıyor, yok hamama gidelim, yok Eymir'e gidelim, oraya gidelim buraya gidelim, hava da bir güzel. Ama o kadar planın üstüne hiçbirini yapamadık, kendimizi Ayçalarda bulduk. Türk kahvelerimizi içiyoruz bi yandan, o an kafalarda bir ampül yanıyor. "Hadi fal baktıralımm, eğlenceli olur!!" Hiç iyi falcı da bilmiyoruz, soruyoruz soruşturuyoruz. Kimseden öğrenemiyoruz hiçbi yer. Oturup nerde baktırsak diye düşünürken, sanki anlaşmış gibi Cem arıyor, "İyi bir falcı biliyo musunuz??"
Yok artık, nasıl yani??? Şaka gibi. Neyse madem bilmiyoruz nerde iyi bakıyorlar, biz öğreniriz o zaman diyip. Bahçeli'nin bütün fal cafelerinin yan yana olduğu sokağa giriyoruz. Tek tek kaça bakıyorsunuz diye soruyoruz kapıdan. Evet o da şaka gibi. 30 diyorlar ama 25e olur size diyorlar. Hepsi aynı taktik. Toplam 5 6 tane cafe geziyoruz böyle. Birisi 20ye olur size diyor. İrem kadını çok beğeniyor. Kadın aslında bir garip. Ben bildiğiniz fallardan bakmam diyor sizle ses ve düşünce yoluyla iletişime geçerim diyor.
Biraz daha gezdikten sonra oraya giriyoruz. Önce İrem baktırıyor. Fal bittiğinde çok da mutlu görünmüyordu, ama bana da birşey demedi baktırma diye. Üstüne ben baktırdım. Kadın resmen dolandırıcı çıktı. Önünde bir tane kağıt, kendi kendine karalıyor, o karaladıklarını birşeyler benzetiyor saçma sapan. Bütün sülalenin ne hastalıkları varmış, kim tayin olcakmış, kim işinde yükselecekmiş onları söylüyor güya. Ben de diyorum ki benle ilgili birşey söyleseniz, diğerleri çok ilgilendirmiyor beni. Bu sefer tarot kartlarını diziyor. Kafasına göre seçip duruyor. Bir sürü kart. Üstünde yazan rakamları toplayıp çıkarıyor kendince. Kısaca onu da bakmayı bilmiyor. Sonra ruhani konulara girmeye başlıyor. Ben iyice diyorum ulen kime denk geldik. Şurda iki dakka eğlencektik, nasıl çıktı. Bitiyor sonunda benim falım da. Masaya geçer geçmez diyorum Ayça sen sakın baktırma. Yürü başkasına gidelim.
Ayça'nın beğendiği başka bir cafe vardı. Oturuyoruz oraya. Biz İrem'le "Arkadaşını ne kadar tanıyorsun" oyununu oynarken Ayça bi yarım saat fal baktırıyor. Kadın söylemiş de söylemiş hepsini bilmiş. Artık bir daha canımız isterse nerde olduğunu biliyoruz cafenin. Oraya gideriz diyip çıkıyoruz ordan da. Akşama da kız kıza eğlenicez ama saat çoktan 8 olmuştu bile. Bahçeli'de Ayça'yla gezmeye karar veriyoruz. Sonra Tunalı'da kızlarla buluşuyoruz. Ama pazar pazar tabiki çoğu yerde bi atraksiyon yok. E hadi taksiye atlayıp Overall'a gidelim. Gidiyoruz, aha orası da kapalı. Napsak napsak. Hadi tekrar Bahçeli'ye dönelim de Brothers yapalım. Orası güzel, hareketli. İçimizde kalmadı en azından. Hepimiz ayrı bir dertliydik o gün, herkes coşmak istiyordu. Coştuk.

Martini martini:)

Not:Fal baktırmak isterseniz adresler bende :P

31 Mayıs 2009 Pazar

1703

Bugün artık yenilendiğimi hissettim. Tam iki haftadır yazı yazma isteği bi gıdım bile yoktu içimde, ama pazar pazar sabahın dokuzunda kalkmamdan birşeylerin değişik olduğu belli.

Sabah aklıma gelen ilk düşünce sayesinde gurur duydum kendimle. Nefret insanın içini yer, hatta bence erken yaşlanmasına bile sebep olur. Ya seversin, ya da birşey hissetmessin. Bunun ikisi kalıcı duygular, nefret ise gelip geçici. En azından benim hayatımda böyle, ve bunun hala değişmemiş olması işte gurur sebebim.

Gelelim cacığın faydalarına...
Önümüzdeki 10 gün içerisinde 7 sınav olup yaz tatiline yeni bir ev kiralayarak başlıcam. Evet bir terslik olmassa eve çıkıyorum artık, lütfen olmasıın. Doğumgünümde gelen hediyeler de eve yönelikti zaten. Artık bi zahmet çıkim. Ama bir yandan tam 3 yılımı geçirdiğim odam, Burcu'm. Ayrılıyorum sizden. Bak ağlarım, ağlatmayın beni.

Unutulur mu yaşadığımız onca şey, üç yıl boyunca kavga etmeden- tabi arada naz yapmadan da olmaz- gül gibi geçinip gitmek. Kolay mı? Biz zoru başardık, isterdim ki bu hayatımıza evde devam edelim, ama olmadı. Bakalım bu sefer farklı birşey denicem, belki çok mutlu olucam, belki pişman olucam. Ama denemeden de bilemicem. Ev hasretiyle yanıp tutuşmam yerini daha sakin bir isteğe bıraksa da, yaşadığım son olaylar odama bağlılığımı arttırsa da, zamanı geldi artık.

1703'te son ve mutlu günlerim...

16 Mayıs 2009 Cumartesi

Hiç bir günü hayatından silmek istedin mi?

Çok acı, ama ben hiçbirşey istemediğim kadar istedim.

12 Mayıs 2009 Salı

"21 yıl önce bu saatte dünyaya gelmek için çabalıyordun"

-Peki çok canın acımış mıydı?
-Dünyanın en güzel duygusuydu...

09 Mayıs 2009 Cumartesi

Kapalı Gişe'yi ben kapattım :)

Yine geç yazıyorum. Üstünden tam bir hafta geçti. Kapalı Gişe ODTÜ Eşli Danslar Topluluğu'nun gösterisi 1-2-3 Mayıstaydı ve ben de 3 gün boyunca seyirci koltuğunda yerimi aldım. İlk gün gözümü kırpmadan izledim tüm gösteriyi, özellikle tango grubunun ve hocalarımız Murat Abi ve Ayşe'nin danslarını. Diğer günler de fotoğraf çektim çevremdekileri makinenin sesiyle rahatsız ederek. Gösterinin konsepti filmlerdi. 19tane filme koreografiler hazırlanmış ve ortaya şahane bir dans şov çıkmış. 3 gün boyunca dansa doydum, onlar kadar yorulmasam da tatlı bir yorgunluk vardı 3 gün sonunda. Ben susim, fotoğraflar anlatsın:

Peşinden gelen sınavlar, sunumlar ve şenlik... Şenliği de yaşayamadım, sınavlara da çalışamadım ben naptım bilemiyorum:) Yine önümde bir sınav haftası... Bana kolay gelsin, sonra da tatil gelsin..

30 Nisan 2009 Perşembe

Çocuk


Evdeydim. Günlerden nisanın 23ü. Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı.

Komidinimin ilk çekmecesini açıyorum. İki tane günlük var diplere saklanmış. Birinin kilidi açılmış. Halbuki en son bıraktığımda kilitliydi, anahtarı da sarı bir kesenin içindeydi ama o kese nerde hiç bilmiyorum. O da uzun süredir hiç açmadığım çekmecelerden birinin diplerindedir. Günlüğün ilk sayfasında bir tane vesikalık fotoğrafım, bantlarla yapıştırılmış. Ne güzel de gülmüşüm, gözlerimin içi parlıyor. İlk sayfayı açıyorum, sene 1998. Tam 10 yaşındayım. Çocuğum daha. Ama o zamanlar kendimi hiç çocuk gibi hissetmiyorum. Başlıyorum okumaya. O zamanlardan başlamış kalbimde kıpırtılar oluşmaya. Şuan düşünüyorum çok erken değil mi diye. Ama o zaman hiç de erken olduğunu düşünmediğimi de hatırlıyorum bir yandan. Gözüme top atan çocuktan hoşlanmışım. Ama yanlışlıkla atmış ve Leonardo Dicaprio'ya benziyormuş. Hem de sonradan özür dilemiş. Çok hoşuma gitmiş. Kimlerden hoşlanmışım, ama hiç karşılık alamamışım. Sonra keşke Çılgın Bediş'teki gibi dans etsek herkes çevremizde daire olsa diye düşünmüşüm. Ne çok izlerdik Çılgın Bediş'i. 100. tekrarı da olsa izlerdik. Ne hayaller kurmuşum. İçimden küfür etmek gelmiş, etmişim günlüğe. En ağırı da "gergedan". Çirkin yazmak istiyorum demişim, yazmışım.

Depremi yazmışım. Ne zaman bitecek deprem korkusu diye düşündüğümü. Bütün aile bizim evdeymişiz, halen de dün gibi hatırlıyorum o günü. Hiç korkmamıştım. Neden korkayim ki zaten bütün güvendiklerim yanımdaydı. Sonrasında 3 gece anneannemlerin bahçesinde yattığımızı yazmışım. Eve döndüğümde devam etmişim günlük tutmaya. Hoşuma bile gitmiş, teyzemlerle dedemlerde hepberaber zaman geçirmek. Evimiz sağlammış bir şey olmadı demişim. Neler atlattı o ev. Evi su bastı. Musluğu açık bırakmış abim sular kesildiğinde. Olan olmuş. Beni de annemi oyalamakla görevlendirmişlerdi de becerememiştim.

Sonra annemlerle gittiğimiz gezileri yazmışım. Ne kadar çok gezmişiz o sene diye düşünüyorum şimdi. Artık gezmiyoruz öyle. Çocuktum, çocukluk anısı olarak kaldı.

Best 90's diye bir dosya indirdim. 90'lar hakkaten benim çocukluğumdu. Şarkıların hepsini daha dün dinlemişim gibi hatırlıyorum. Destiny's Child'lar Atomic Kitten'lar.

O zamanlar çocuk olmadığımı yeterince olgun olduğumu düşünürdüm. Ama farkettim ki içimde bir yerlerde duruyor o 10 yaşındaki çocuk.

Not: 2buçuk yaşındaki kuzenim Defne'ye modelliği için teşekkürler :)

19 Nisan 2009 Pazar

Aman aman diyim

Odtü Sanat Festivali dedim, bir sürü konser, tiyatro oh ne güzel dedim. Bir sürü etkinliğe gitme hayalim vardı. Ama bir tanesine gidebildik sadece. Neden bilmiyorum, öyle denk geldi. Ama çok da güzel geldi.

İdil Biret. Bir müzik dehası, ünlü piyanist. 18'inde geleceğini öğrendiğimizde hemen aldık biletlerimizi. Hem de Cihan da bizleydi bu sefer. İki aydır görüşmediğimizi farkettik, açmıcaktık arayı güya. Ahmet'le tanıştılar, kaynaştılar. Plastik Sanatlar sergisini şöyle bir kere daha dolaştıktan sonra, salonda yerlerimizi aldık. Ben de ne yazık ki bir boğaz ağrısıdır gidiyordu, pek tadım yoktu. Ama yine de çok zevk aldım. Çok güzel bir konserdi. Nota olmadan çalan o parmaklar beni benden aldı. Sonra da imza dağıttı, ama çok uzun sıra olduğu için fotoğraf çekip kaçtık biz. Burda hemen bir parantez açmam lazım.

İdil Biret 4 yaşındayken o dönemin cumhurbaşkanı olan İsmet İnönü'nün karşısında Bach ve Beethoven'dan besteler çalmış ve 6 yaşındayken Harika Çocuk Yasası(İdil Biret Yasası olarak da anılır) TBMM'de kabul edilmiş. Yine aynı dönemde kemandaki üstün yeteneği keşfedilen Suna Kan'la beraber yurtdışına eğitime gönderilmişler.Ne tatlı insansın sen

Parantezi kapatalım burda. Ağrılı bir şekilde geçen geceyi atlattıktan sonra pazar gününe sağ salim başladım. Sabah artık hastaneye gitmem gerektiğini farkettim. Refakatçim de vardı:) Kısa bir hastane macerasından sonra rahat durmadım ve Ahmet'in tango dersini izledim. Ve şuna karar verdim ki, bildiğin birşeyi iyi yapmak başka , bildiğin bir şeyi başkalarına anlatmak başka bir yetenek. Ne güzel de öğretmenlik yaparmış:) Sonra yine kısa bir dinlenmeden sonra bu sefer Ahmet'in liderlikle alakalı sunumunu izlemeye gittik. Sohbet havasında güzel bir sunumdu.

Nöbetçi eczane bulmak ne zormuş yahu. Dön dolaş yakınlarda bir tane mi olmaz. Hasta olmanın günü saati mi var. Tek başıma olsam ilaçsız kalacaktım ve nasıl geçirecektim bu geceyi bilmiyorum.

Canıma sonsuz teşekkür ediyorum benim nazımı çektiği, ordan oraya koşturduğu, beni yalnız bırakmadığı için. Hasta olunca hassaslaşıyor işte insan... Hadi hepinize güneşli, bol çimenli günler!

18 Nisan 2009 Cumartesi

Rakı bahane Herşey şahane

Sabahtan beri canım rakı içmek istiyordu. Sebebi de sanırım Salman'ın doğum günü için fasıla gitme hayallerimdi. Uzun zamandır bir damla alkol almamış olan bünyem rahat durmadı. Salman'ın doğum günü yalan oldu. Ama benim rakı hayalim yalan olmadı.

Adını duyduğumuz ve çok da methedilen bir yer. Kalender Zebra. Bu enteresan ismi nerden geliyor hiç bilmiyorum. Unutmayalım, garsona soralım dedik. Unuttuk. İçeri girmemizle beraber, eski Türk filmi havası bizi içine aldı. Duvarlardaki bir sürü afişin yarattığı da bir samimiyet vardı.

Cuma günü eski 45likler çalıyormuş, hem de canlı. Kafamda Issız Adam'daki bar canlanmıştı. İlk şarkı haricinde pek umduğumuz gibi şarkılar dinleyemesek de keyfimiz çook yerindeydi.

Rakı oldu mu ne olsa farketmez, hele mutluysan her şey güzel. Hele sevdiğin gözünün içine bakıp şarkı söylüyorsa bir de, tadından yenmez.



Not: Gece uyutmayan boğaz ağrısı da olmasa...

06 Nisan 2009 Pazartesi

İyi garson kaldı mı bu devirde?

Güzel, güneşli bir pazar sabahı açık havada kahvaltı yapmak niyetiyle yola çıkılır. Okulun çarşısının teras kısmına büyük umutlarla oturulur ve olaylar şöyle gelişir.

Mert elini kaldırıp garsonu çağırır. Uzaktan bakan garson bir geçiştirme hareketiyle "geliyorum hemen" gibisinden birşeyler söyler. Ama gelmez. Mert bir daha elini kaldırır bu sefer Burcu'yla ben de ona destek olarak garsona kibarca "Bakar mısınız bize?" işareti yaparız, yine uzaktan. Ama garson bir türlü gelmez. Hadi bari çok kalabalık, kendi menümüzü kendimiz alalım derken, yan masaya bizden 10 dakika sonra gelip oturan orta yaşlı adamla karısına hemen menüler gelir ve aynı anda sipariş de alınır. Biz kendi aldığımız menümüzden yemek seçip bu sefer sipariş vermek amacıyla garsonu tekrar çağırma çabalarıyla yorulurken, yan masaya çoktan siparişleri gelmiştir. Bir yandan da garsonla aralarında bir muhabbet bile başlamıştır. Hiç bir garson biz gençleri sallamaz. İşte bu durum beni gerçekten sinirlendiriyor.

Öğrenciyim ben belki bahşiş bırakamam ama iyi bir hizmet karşılığında oraya daha çok müşteri gelmesi için uğraşırım. Herkese tavsiye edebilirim. Amma ve lakin kara listeme aldım sizi ODTÜ Susam Cafe.

01 Nisan 2009 Çarşamba

Odtü ot yetiştirir mi?

Odtü bir yandan sevindiriyor- çünkü bir kaç gün önce başlayan ve 1 ay sürecek olan Odtü Sanat Festivali onlarca güzel etkinliği barındırıyor bünyesinde:p
Bir yandan da bunalıma sokuyor- çünkü o güzelim etkinliklerin bir kısmı 7 günde 4 tane sınavımın ortasına tekabül ediyor.

Bir sürü tiyatro, müzikal, klasik müzik konserleri, tek kişilik gösteriler şu linkte, bir ay boyunca KKM'deki plastik sanatlar sergisi de cabası. Sanki bize "üniversite öğrenciyi ot yapmaz tam tersine kültüre sanata yönlendirir" der gibi. Buraya sadece okumaya gelmediğimi tekrardan hatırlatıyor bana böyle etkinlikler. Tamam ortalamaydı kümülatifti bunlar hayatta bazı kapıları açan şeyler, daha şimdiden staja başvururken bile yüzüme kapanan onca kapıdan anladığım gibi. Görünen o ki o kapıyı ben ortalamamla açamıcam.

O zaman napıyoruz İdil Biret'e gidiyoruz sonra Sunay Akın'a gidiyoruz. Bir yandan da sınavlarımızın iyi geçmesini diliyoruz ki- galiba en sevdiğim ve iyi ki de almışım dediğim seçmeli dersim Psikolojinin sınavı çoktan iyi geçti bile :) YupYup

17 Mart 2009 Salı

Çello ve Tango

Bir yandan artık derslere adapte olsam diye düşünürken, diğer yandan güzel etkinlikleri de kaçırmak istemiyorum. Dün akşam CSO sahnesinde tango hocalarımızın gösterisi vardı, tabiki kaçırmadık. Oraya giderken neye gittiğimi bile bilmiyordum, tek bildiğim hocalarımı izlicek olmamdı.

Meğersem 4 genç viyolonselcinin kurduğu CSO Çello Kuartet grubunun konserini izlemeye gidiyormuşuz. Salona vardığımızda konserin başlamasına 1 dakika vardı ki, en arkalardan boş bulduğumuz bir yere oturmamızla konser başlayıverdi.

Konserin ilk yarısı durgun geçti. İkinci yarısında en önlerden yer bulduk arkadaşlarımızın yanında ve kaçırmadık hemen oraya geçtik hocalarımızı daha iyi izleyelim diye. İlk üç tango parçasında Ayşe Karaoğlu ve Murat Gürmen'i ağzımız açık izledik. Daha önce izlediğim iki gösterilerine oranla çok daha iyi, çok daha kendilerini gösteren bir dansları vardı. Çok da duygulandım bi yandan. Öyle böyle değil. Fotoğraf çekmekle uğraşmak istemedim, Ahmet'e verdim makineyi rahat rahat izledim :)


Sonra da bir sürü filmin müziklerini çaldılar. Pembe Panter müziğinde eğlendik, Titanic'te duygulandık. Nothing Else Matters'ta daha da duygulandık derken gece bitti.

Güzeldi herşey üstelik böyle güzel bir gösterinin biletsiz olması da enteresandı. Birşeyin hayrınaysa eğer bizim hayrımıza olduğu kesin.

Not: Çello=Viyolonsel :)

15 Mart 2009 Pazar

Yemek Bakkalı


Henüz iki kere gitmeme rağmen, kendimi evimin mutfağında annemin yaptığı yemekleri yer gibi hissediyorum.

Kapıdan giriyoruz sağ tarafta açık bir mutfak, bütün yiyecekler dolaptan bize bakıyor tüm lezzetleriyle. Evin salonuna geçiyoruz sonra sanki. Avizeler, koltuklar herşey bize onu çağrıştırıyor. Oturduğumuzda bir yandan da mutfakta neler oluyor görebiliyoruz. Yemekler dışarda yemeye alışık olmadığımız cinsten, annemizin yemeklerinin tadında. Pırasa, türlü, tavuklu pilav, yaprak sarma, lahana sarma, humus. Hepsinin tadı damağımda kalıyor.

Her gelen güler bir yüzle, samimi bir selamlamayla giriyor içeri. Tanımasak da hepsi afiyet olsun diyor bize. Bazıları paket yaptırıp evine götürüyor, bazısı mutfağa girip yardım ediyor yemeklerin konmasına. Amaçları da bu samimi ortamı yaratmak bize. İkramdan da geçilmiyor bir yandan. Pek mutluyuz, karnımız mis gibi ev yemekleriyle doyuyor. Üstüne taze demlenmiş çayımız da geliyor ve hatta paşa lokumu denen o nefis tatlı.

Böyle bir yerin varlığından daha yeni haberim oldu, bir buçuk yıldır burnumun dibinde olmasına rağmen. İyi ki de haberim oldu. Sizin de haberiniz olsun: http://www.yemekbakkali.com/

14 Mart 2009 Cumartesi

Severim ben işini iyi yapan insanları.

Severim ben işini iyi yapan insanları.
Garsonu olsun, bakkalı olsun, öğretmeni olsun. Garson geldi mi masana moralin bozuksa bile sana bir gülümsediğinde karşılık verebileceksin, öyle içten yapacak işini. Bakkala girdiğinde sen "Günaydın!" diyorsan, çıkarken de "İyi günler kızım" cümlesini duyabileceksin. Öğretmenin derste ettiği bir laf bütün hayatın boyunca kulağına küpe olabiliyorsa, fiziği kimyayı bir yana bıraktım, hayatına bir katkısı olabiliyorsa, işte esas öğretmenlik ordadır. Saygı duyarım ben böyle insanlara. Ne iş yaparsan yap, ama en iyisini yap demişti bir büyüğüm.

Okuduğun bölüm değil seni tanımlayan, yaptığın iş değil, o işi nasıl yaptığın.

11 Mart 2009 Çarşamba

Tiyatrosuz kalmayın

Uzuun zamandır tiyatroya gitmediğimi farketmemle "Bir Delinin Hatıra Defteri'ne gidelim mii??" sorusu aynı dakikaya tekabül eder. Hakkaten de en son ne zaman tiyatroya gittim acep diye düşününce, bir türlü cevabını bulamıyorum.

Neyse biletlerimizi aldık bir güzel. Stüdyo Sahne'deymiş oyun. Ortada yuvarlak bir sahne var, kapasitesi de 100kişi ve isteyen istediği yere oturuyor. Girdik içeri ve ortamın ambiyansı bizi direk içine aldı. Ortada kocaman bir vinç ve vincin tepesinde yatan, ayakları aşağı sarkan bir adam. Henüz seyirciler yerleşirken bile orda duruyor. Dumanlar ayrı bir hava katıyor ortama. Oyun garip ve ürkütücü seslerle başlıyor. Erdal Beşikçioğlu dakikalardır yattığı yerden kalkıyor ve ağzımızı açık bıraktıracak oyununu sergiliyor. Oyun bir buçuk saate yakın sürüyor ve hiçbirimiz zamanın nasıl geçtiğini anlamıyoruz.

Erdal Beşikçioğlu çok büyük oyuncu bunu anlıyorsunuz. Aynı zamanda büyük bir vinç ustası da olmuş ve iyi bir akrobatmış da. Öyle böyle değil. Bütün oyun boyunca ordan oraya atlıyor, tepelerde geziyor, vinçle 360derece seyircilerin üstünde dönüyor. Kendini oyuna adadığı her halinden belli.

İşin ilginç yanı, biletlerin satışa çıktığı anda bitmesi. Biz de güç bela bulduk biletleri ve kaçırmadık. Siz de kaçırmayın derim ve Bir Delinin Hatıra Defteri'ni şiddetle tavsiye ederim. Erdal Beşikçioğlu imzalı bir kitapçık da cabası.

08 Mart 2009 Pazar

Dünya Kadınlar Günü

Bir kadın gördüm. Saçları kısacık kesilmiş, yataktan kalktığı doğallığıyla. Yüzünde fondöten yok, ama gözleri parlıyor. Işıltılı ruja ihtiyacı yok, gülümsemesi ışıltı saçıyor. Eşofmanının üstüne kot ceketini giymiş. Kolunda bir sürü dergi var, belli ki pazar keyfi yapacak. Belki evine gidip portakal suyu sıkacak, omlet pişirecek. Ormana koşuya gidecek sonra. Kendine güveni yerinde, adımları kararlı, çevresine duyarlı. Sokaktaki kedilere poşetten fazla yemek çıkarıyor. Sonra kafalarını okşuyor ve yoluna devam ediyor.

06 Mart 2009 Cuma

Ajanda tutuyormuşum gibi sanki bence :)

Blog alemiyle bu aralar haşır neşir olamamamın iki önemli sebebi olmakla beraber bir tanesi daha baskın gibi sanki. Serviste olan bilgisayarım nihayet 23 iş gününden sonra iyileşmiş ve Adana semalarında seyretmekte. Ordan buraya da bir şekilde gelmeye çalışıyor şu saatlerde. Yarın kavuşucam inşallah kendisine. Bilgisayarımın olmaması baskın olmayan sebepti.

Ayıptır sölemesi kıçımın üstünde oturamıyorum yine bugünlerde, ki artık yorgun düştüğümden cuma akşamı bu saatlerde olmam gereken yerde değilim. Şuan tam olarak Times'ın açılış kokteylinde olmam gerekiyordu ve hatta fotoğraf çekmem gerekiyordu. Uyuyakaldığımdan ve daha yeni uyandığımdan olsa gerek gidemiyorum bir türlü.

Neyse efendim. Bu hafta güzel bir haftaydı. Bir kere "bahar kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır" atasözünü açık bir şekilde kontrollü deneyle kanıtladık. Ne güzel bir pazar günüydü o öyle fakat, ardından gelen beş gün kışa döndük resmen.

Şimdi ajanda tutuyormuşum sanki bence. :)

Pazar: Slumdog Millionaire' i bilgisayardan izlememek için çok çaba sarfettim ve başardım. Sinemada izlediğim için de gayet mutluyum. Güzel filmdi di mi yahu?

Pazartesi: Uzuun zamandır görmediğim Hulusi'yi gördüm nihayet. (Cafe sekiz'de krep yeme bir daha.) Bilardo oynamayı özlemişim onla.

Salı: Çamaşırhanedeki süprizimle uçtum havalara, ağzımı toparlamak zor oldu. Bi de neymiş frezyaymış:) Revolutionary Road nasıl bir filmdir beni benden aldı resmen. Duyguyu çok iyi geçirmişler, kendimi koydum onların yerine. Depresyona giriyordum az kalsın. İzlemesem olurdu yahu.

Çarşamba: Üstümde kara bulutlar dolaşıyordu. Bileğimi burktum tam da milongaya gidecekken. Moralim bozuldu, dans edemedim.

Perşembe: Bileğim daha iyiydi. Dönemin ilk tango dersi başladı. Sonra da mayıstaki gösterinin koreografisini izledim. Güzel birşeyler çıkacak ortaya, meraklanıyorum şimdiden.

Cuma: Sabah recitationlar ve ardından bir saat quiz ve ardından 2 saat daha ders, normal şartlarda daha yorucu olurdu. Ama bir enerji geldi, son iki saat 211 sunum dersinin yarım saatte bitmesiyle. Mutlu oldum. Şuan da odada miskin miskin oturmaktayım, bir yandan televizyonda Adanalı dizisinin seslerini duyarak yazmaktayım bu satırları. Babacığıma selam ederim..

01 Mart 2009 Pazar

Bir saat

Güneşli bi güne uyandım.
Günlerdir toplamadığım yatağımı topladım.
Haftalardır yıkanmayı bekleyen bulaşıkları yıkadım.
Alışveriş listesi yaptım.
Uzun zamandır alınması gerekenleri yazdım.
Perdeleri açtım.
Güneşi içeri aldım.
Pencereyi açıp temiz havayı kokladım.
Temiz havayı içeri aldım.
Kuşların kanat çırpışlarını duydum.
Soğuk havada azıcık ürperdi ayaklarım.
Ama bu duyguyu sevdim.
Sevdiklerimi aradım.
Uzun zamandır duymadığım sesleri duydum.
Her birinin farklı hayatlarına uzandım, dokundum.
Çok ama çok mutlu oldum.



Not: Baharın 1i geldi. Bunun da büyük etkisi var :)

23 Şubat 2009 Pazartesi

Haftalık Sinema Raporu

Adana'da kaldığım üç hafta zarfı boyunca sinemaya hiç gidememiş olan ben, Ankara'ya gelince bunun acısını çıkarmayı başardım. Haftada üç filmle rekor kırmış bile olabilirim kendi çapımda.

Öncelikle Cepa alışveriş merkezine bir sözüm var: İnsafsızlar! 5 salonda Recep İvedik gösterilir mi??? Ben izlemek zorunda mıyım o filmi kardeşim. Güzelim filmleri kaldırdınız koydunuz hepsine şu filmi. Bak eğer 5 salonda değil de 1 salonda olsaydı, bu kadar protesto etmezdim. Protesto edesim geldi sayenizde, gitmicem işte şu filme oh olsun.

Haftayı Bridewars(Gelinlerin Savaşı) ile açtık. Anne Hathaway'e karşı güzel duygular beslediğimden gitmek istedim bu filme. Romantik-komedi filmlerinden çok büyük bir beklentim olmadığı için film beni tatmin etti, epeyce eğlendirdi güldürdü de. İki tane güzel hatun ve bunların birbirlerine girmesi herkesi eğlendirir diye düşünüyorum. Neticesinde mutlu ayrıldık salondan. Tavsiye edilir. 10 üzerinden 6.5 veriyorum. :)



İkinci filmimiz The Spirit. Çizgi romandan uyarlama bir film. Sincity filminin yönetmeninden çıkmış olmasıydı tercih sebebimiz. Büyük umutlarla gittik dolayısıyla. Ona benzer güzel bir film çıkar beklentisine girmek iyi bir şey değil. Çünkü kesinlikle karşılamıyor o beklentileri. Sincity'yi izlememiş olanlar için güzel bir film olabilir. Önce Spirit'i sonra Sincity'yi izleyin daha hayırlı olur. 10 üzerinden 6.6 veririm.


Üçüncü filmimiz Bir Alışverişkoliğin İtirafları. Benim yoğun isteğim üzerine kendimizi sinemada bulduk. Filmden çıkınca anladım ki ben alışverişkolik filan değilim:) Sadece alışveriş seviyorum. O kadar. Zararlı bir iş yapmıyorum kesinlikle. Valla. Neyse efendim bu da izlenebilecek, çıtır çerez tadında gidebilecek bir film idi. Hani illa sinemada izlemeye gerek yok. İnternetten indir bilgisayarda izle kız arkadaşlarınla. Sanki daha güzel bir kız seçselermiş başrole daha gözümüz gönlümüz açılırmış:) Keyifli vakit geçirdik neticesinde. 10 üzerinde 5.6 veriyorum, üzülme yavrum düzeltirsin.

22 Şubat 2009 Pazar

Bir cumartesi

Cuma günü Cihan'a konuk olan Ece, cumartesi günü Ceyhun ve Merve çiftinin evindeydi:)
Brunch'a çağırmışlar efendim bizi. Artık biz olduk çünkü :)

Kendileri çok tatlı bir çift. Evleri de bir o kadar güzel. İlgilenecek bir sürü şey var. Yemek kitapları, toplar, fareler (sütlü ve kahve)... Gittiğimizde yemekleri hazırlıyorlardı. Pek de maharetliler bu arada. Pizza, patates köftesi, peynirli mantar, krep ve dahası... Tangodan bir sürü kişiyi çağırmışlar ama hava çok karlı olduğundan olsa gerek 6 kişiydik. Çok beğendim valla yemekleri. Ellerine sağlık, afiyetle yedik. 10 üzerinden 9 veriyorum 1 puanı da nerden kırdığımı bilmiyorum.

Sonra "biz" kaçtık. Sinemaya gidesimiz vardı. Hava kötü olunca nedense canım hep sinemada ya da evde film izlemek ister. Spirit gelmiş. Sincity'nin yönetmeninden yine çizgi romandan uyarlama bir film. Ama Sincity kadar beğenmedik filmi. Beklentileri karşılayamadı.

Asıl olay akşam liseden arkadaşlarımla buluşacak olmamdı. Yerler ayarlandı, tam Bahçeli'ye gidicem. Yurttan çıktım ama Bahçeli'ye gitmek kısmet değilmiş. Karın azizliğine uğradım:( Kendimi yerde buldum. Kötüydü, özürler dilerim burdan ama buluşucam neticesinde onlarla.

Haftasonu devam etmekte.
Herkese mutlu mesut güneşli günler:)

"Fondülü günün anısına...Afiyet olsun!"

Aylar önce yeni eve taşınan Cihan'ın evine bir türlü gidememiştim. Bunun yegane sebebi oturduğu yerin dağın başında olmasıdır. Cidden dağın başında. Dağları tepeleri aşıyorsun Atlantis gibi çıkıyor ortaya bizim mahalle diye tarif ediyor kendisi de zaten. Efendim oraya sadece bir tane otobüs gidiyormuş ve ben yarım saatlik bir bekleme sürecinden sonra muradıma erdim, ondan sonra da 40 dakikalık bir yolculuktan sonra ikinci muradıma erdim. Nihayet kaybolmadan doğru durakta indim.

Türkkonut'ta evler kocaman ve hakkaten kiraları çok ucuz. Bak üşenmesseniz öneririm :) Kocaman villa 3 katlı kirası 1000lira dersem anlarsınız.

Neyse eve gittik, bahsettiği oğlu Zack'le tanıştık. Böyle miniminnacık bembeyaz bir Jack Russel. Henüz 40 günlük. Daha havlamayı bilmiyor, ama ısırmayı gayet iyi biliyor kerata. Kendini kedi sandığı da oluyor. Pıtır pıtır evin içinde dolaşıyor, yürürken sürekli dikkat etmek gerekiyor. Cihan'a da çok güzel ev arkadaşı olmuş kendisi. Pek sevdim, hala olmak kolay değil:pFlaşla çekince bembeyaz:)

Cihan'a yılbaşı hediyesi diye aldığım ama bir türlü veremediğim hediye ev hediyem oldu. Konuşan bir şişe kapağı açacağı. Sesini kaydet, kapağı açarken çalsın. Kaydettim hemen: "Fondülü günün anısına.. Afiyet olsun!"

Cihan tee geçen seneden fondü tenceresi almış. Hadi fondü yapalım dedik. Çoğu şeyi olduğu gibi fondüyü de ilk kez Cihan'la yedim. Tam bir sohbet yemeği. Yavaştan yavaştan.. Bayıldım valla. Bi daha isterem:) Efendim birikmiş havadislerimiz vardı. Hepisini konuştuk, dertleştik. Ece kimselerle konuşmadığı sırlarını Cihan'a döktü. Az sonra.

Asker diye bir film izliyorduk ki en son Zack şu haldeydi:

Düşüücen olum toparlann

19 Şubat 2009 Perşembe

İlkler güzeldir...

Uykumun yüzümde bir gülümseme eşliğiyle kaçtığı hiç olmamıştı. Evet evet olmamıştı. Daha önce bu kadar güzel bir gece de geçirmemiştim. İlkleri yaşıyorum kanımca. İlk milongam olması da ayrı bir ilk.
Sevdim ben bu işi. Tangoya devam, tango gecelerine devam.

17 Şubat 2009 Salı

Otobüs (2)

Gece dönmek istemiyordum. Malum otobüste gece uyuyamadığımdan dengem sarsılıyor. Ama Duygu beni galeyana(?!) getirdi ve yine beraber bir gece yolculuğu yapmak üzere biletlerimizi aldık, en önden hem de. Herşey en başta gayet normaldi taa ki 45 dakika geçene kadar. Deliler gibi dolu yağmaya başladı. En önde oturduğumuzdan cama çarpan doluları yakinen görebiliyorduk. Ve işte o an trafik tıkandı. Bir santim ilerlemiyordu arabalar. Sanki korku tünelindeymişiz hissi uyandı ben de. Duygu'yla birbirimize baktığımızda aklımızdan geçen şeyler aynıydı. En son beraber yolculuk yaparken de 6 saatlik yolu 9 saatte gitmiştik. İkimizden birinde kesin uğursuzluk var. Uzun bekleyişler sonunda artık ümidimizi kestik. Çıkamıcaz bu yoldan, sabaha kadar beklicez. Uyuyarak zamanı geçirmeye çalıştık. Otobüsün hareketlenmesiyle gözümü açtım. Evet açılmıştı yol tam iki saat sonra. Uyuşan bacaklarımız, ağrıyan sırtlarımız, sigara içmek için açılan camdan giren soğuk hava. Tüm olumsuzluklara rağmen metanetimizi(!) koruduk. Bir yandan yalnız olmadığımız için sevinirken, bir yandan da benim sözümü dinleyip gündüz gitmediğimiz için hayıflandık. Uzun saatleri geride bıraktıktan sonra tanıdık bir yerlere geldiğimizde içimde bir rahatlama oldu. Aştiye geldiğime bu kadar sevineceğimi tahmin etmezdim. Sağ salim Ankara'dayız.

Otobüs

Terminale otobüs kalkmadan 30 dakika önce varıyorum, yanımda sevdiklerim. Uzun zamandır yolcu edenim olmamıştı diye düşünüyorum. Bi mutlu oluyorum, bi yandan da küçük bi hüzün. Otobüse biniyorum. Koltuğumu bulup yerleşiyorum. Camdan baktığımda gördüğüm yüzlerden biri sakin, biri heyecanlı. Bir mutlu, biri duygusal. Biri sürekli el sallıyor, diğerinde hafif bir tebessüm. Biri birazcık ağlamaklı hatta. Muavin yavaştan kapatıyor bagajları. Çok şanssızım ki önümde iki çocuklu bir anne oturuyor. Çocuklar sürekli bağırıyor. Bi an o annenin yerine koyuyorum kendimi. Yıllar sonrasına gidiyorum. Çevreye verdiğim rahatsızlıktan ne yapacağımı bilemez ama bir yandan da insanların hoşgörüsüne sığınır bi şekilde susturmaya çalışıyorum onları. Bi iki abla olsa da oyalasa diye geçiriyorum aklımdan. Tekrar bugüne dönüyorum. İlgilenmeye başlıyorum çocuklarla, bir süre susuyorlar ama sonra tekrar başlıyorlar bağırmaya. Yanım bir süre boş kalıyor. Acaba kimse gelecek mi, keşke gelmese de yayıla yayıla otursam diye içimden geçiriyorum. Otobüs artık kalkıyor, herhalde bundan sonra da kimse gelmez. Gelmiyor hakkaten, koskoca otobüste tek boş koltuk benim yanımdaki. O kadar da şanssız değilmişim. Belli bir süre çevredekilerden utandığımdan mıdır o koltuğu kullanamıyorum. Çantamı koltuğa yerleştirmekle işe başlıyorum. Into The Wild izliyorum, sırf otobüste izlemek için saatlerce mp4e çevirdiğim filmi. Bir yandan uyku bastırıyor, ama rahatlığın her zaman battığı gibi otobüste de batacağı tutuyor. Bir türlü uyuyamıyorum, bir yandan filmi de merak ediyorum, ama gözlerim kapanıyor. Birkaç dakika olduğunu tahmin ettiğim bir süre boyunca uyuyorum. İrkilerek tekrar uyanıyorum, ilk işim filmi geri sarmak. Güzel filmmiş, kaçırmamak lazım hiç bir sahnesini. Tekrar uykuya dalma, irkilme ve filmi geri sarma işlemi üç dört defa tekrarlanıyor. En son filmi bitiremeyeceğimi anladığımdan kapatıyorum aleti. Yan koltuğa yığdığım çantamı ve laptop çantasını gözüme kestiriyorum. Artık yan koltuklarda oturanlar da umrumda değil, uyku daha tatlı geliyor. Koyuyorum kafayı çantaların üstüne, filmi tekrar açıp bir süre de o pozisyonda izlemeye çalışıyorum ama yine mümkün değil. Vazgeçiyorum filmden. En iyisi müzik dinle Ece sen. Açıyorum en uyuz şarkılarımı, kafayı koyduğum gibi uykuya dalıyorum demek isterdim ama diyemiyorum. Gözüm kapalı, ama ne kadar uyuduğumu bilmiyorum, gün aydınlanmaya başlıyor. Yolculuğun son saatlerine girdiğimizi gösteriyor bu. Biraz heyecanlanıyorum. Eve gittiğim gibi, otobüs koltuğundan yüz kat daha rahat, mis kokulu yatağıma atıcam kendimi. Son saatler daha da yavaş geçiyor. Nihayet tanıdığım yerlere geldik. Terminale giricez, babam her zamanki gibi beni peronda bekliyor olacak ve arabaya atladığımız gibi sıcacık evimizdeyiz. Terminale geliyoruz. Babam beni şaşırtmıyor, beni gerçekten de bekliyor. Arabamıza atlıyoruz. Bir kaç yolculukla ilgili muhabbetten sonra, 10 dakika sessizce evin yolunu tutuyoruz. Her zamanki gibi. Hiç şaşmadan. Evde annem kapıyı açıcak ve uykulu uykulu beni karşılicak. Aynen öyle oluyor. Keşke hep aynen böyle olsa.

12 Şubat 2009 Perşembe

Geçici olarak servis dışı

Dükkanım sahibine yakında kavuşacak. Bilgisayarımın serviste olmasından kelli yazı yazamıyorum. Yazacak çok şey birikti, dilim şişti. Ama daha uzun bir süre de yazamayacağım gibi görünüyor. Malum 30 iş günü içerisinde tamir edilecek dendiği zaman bir buçuk ay o bilgisayarı gözden çıkarmak lazım. Ha başka bilgisayardan yazı yazamaz mıyım. Vallahi yazamıyorum. Geçici olarak servis dışıyım...

24 Ocak 2009 Cumartesi

Kapsülüme dönüyorum

Zaman zaman sıkıldığım, bunaldığım ama hep kendimi güvende hissettiğim yere...

İç ses

İnsan sürüklenip giderken, farkedemiyor. Neyin içinde olduğunu, nelere sahip olduğunu, nelere sahip olamadığını, neyi hakedip, neyi haketmediğini. O sürüklenme sırasında bir an yüzüne bir tokat çarptı, 3. gözün açıldı. Duyuların keskinleşti. Keskinleşmekle beraber çarpan bir önceki tokata göre daha hissiz, acısız olduğunu farkettin. Acısız ama daha ders verici.

Herkes hata yapar , hatalarımızla büyüyoruz dedin. Doğru. Ama her ne olursa olsun, üçüncü bir hata olmasın. Lütfen Ece.

21 Ocak 2009 Çarşamba

Bonus Soru

Yıllardır yazı yazmıyormuşum gibi hissettim. Bunun sebebi bu dönemki final haftasının(2 haftadan oluşuyor aslında) özelliklerinden kaynaklanıyor. Sınavda çıkacak soruyu veriyorum, not alın çocuklar.


Bonus Soru: 2008-2009 eğitim ve öğretim yılının ilk dönem final haftasının genel özellikleri nelerdir?

Cevap: -Bol gezmeli, üşütmeli, hasta olmalı, uyumalı ve iyileşmeli bir final dönemidir. Yükselme, duraklama, çökme, yeniden yapılanma olarak da adlandırabiliriz.
-Ekonomik açıdan rahat geçmiştir ki haftalık harçlığa yapılan zammın bunda büyük rolü vardır.
-Coğrafi açıdan sıkıntılar yaşanıyor, artık eve çıkılmak isteniyor olsa da, bu istekler daha çok bekleyeceğinden stratejik olarak aileye yavaş yavaş yaptırımlar uygulamaya başlanan bir dönemdir aynı zamanda.
-Her sınavın arasında en az iki gün olduğundan kelli yumurta bir türlü kapıya dayanamamıştır ve çalışmalar sınavdan önceki son saatlere bırakılmıştır.
-Psikolojik açıdan da oldukça rahat bir dönemdir. Kafa rahat, huzurludur.

Son sınavıma da cuma günü girip, okulda geçireceğim yılların yarısını tamamlamış olucam. Yıl 2.5 yolun yarısı demişler.


Not: Bugün Tarih sınavına girdik. Liseden beri kopya olayıyla bir türlü haşır neşir olmamıştım. Ne zevkliymiş kopya olayı, bir kere dayanışma kaynaşma kültürüdür kopya. Tarih sınavının da kredisiz olduğunu ve bölüm asistanlarımızın girdiğini göz ardı etmeyelim. Yoksa kredili derste çekmiyoruz, aa ayıp ayıp.

13 Ocak 2009 Salı

Tiyatro provası...

Emre'ye gelen bir telefonla kalktık, değişiklik olur dedik, tiyatro salonunun yolunu tuttuk. Üniversite ve lise öğrencilerinden oluşan amatör bir tiyatro grubu. İlk defa sahne provası yapıyorlardı. Emre'den istedikleri şey de oyunu izleyip bir afiş tasarlamasıydı.

Ben bu kadar eğlenceli olduğunu bilmiyordum provaların. Yönetmen, orta yaşlı bir adam. Sürekli bağırıyor, küfür ediyor, ama eğlenceli. Normal hitap şekli: Gerizekalı. Tamam, belki bazen abartıyor küfürleri ama sonra gidip özür de diliyor. İlk defa bir tiyatro yönetmenini provada gördüğümden, normalinin böyle olduğunu varsaydım.

Oyunculukların çoğu da iyiydi. Yüksek enerjili, güzel şiveli. Yetenekli olan hemen göze çarpıyor zaten.

Oyunun adı "Melek". Kahve falını çok iyi bakan Melek'in çevresinde dönüyor olaylar. Eğlenceli, anlamlı bir konusu var.

Türkiye turnesine de çıkacaklarmış, gidip görmek isterim.



Not: Bu soğukta şifayı kaptım, final haftasına denk gelmesi de cabası. :(

10 Ocak 2009 Cumartesi

Fan olmak?

Aynı kadın, aynı şarkılar, aynı mekan... Peki biz neden bir daha ordayız? Fanı mı olduk acaba?
Yasemin Mori. Tekrar If'teydi geçen akşam. Biz de nostalji olsun diye tekrar gittik. Tamam şarkıların sırası değişikti, kıyafeti farklıydı ama biz aynıydık.

Bu sefer daha az zevk aldık belki ama daha çok fotoğraf çektik. Buyrun size istemediğiniz kadar Yasemin Mori. Aramızda fanlar dolaşıyor olabilir:)




Not: Çakmak koleksiyonuna devam:)

06 Ocak 2009 Salı

Acı Haber Blogspot aracılığıyla geldi...

24 Kasım'da yazdığım yazımda çok sevdiğim ilkokul öğretmenim Hatice Saban'dan bahsetmiştim.

"En sevdiğim öğretmenim ilkokul öğretmenimdi. Hatice Saban. O kadar kültürlü, gezmiş görmüş bir insandı ki, bize de bilgilerini aktarmak için elinden geleni yapardı. Dersten sıkıldığımızı anladığında hemen İtalya gezisinden ya da Fransa gezisinden bir anısını anlatır, ilgimizi toplardı anında. Çok severek dinlerdim onu. Ne zaman anılarını anlatıcak diye beklerdim. Hatta 2. sınıfın yazında bizi Kıbrıs'a götürdü annelerimizle. "5. sınıfa geldiğinizde de İngiltere'ye götürücem" demişti. Götüremedi. Küstürdüler öğretmenimi. O gıcık veliler. Bizi mezun edemeden 2. sınıfta emekli oldu. Çok özledim onu, ama hiç bir öğretmenler gününde de aramadım. Uzaktan uzaktan benden haberi varmış. Nereyi kazandığımı, nerde okuduğumu hep takip etmiş. Çok seviyorum Hatice öğretmenim seni."

Değerli hocam Hatice Saban'ın kızı Duygu'dan gelen şu yorumla bir anda allak bullak oldum.

"Sevgili Ece, ben Hatice Saban'ın kızı Duygu. Annem için yazdıkların beni çok mutlu etti. Annemin öğrencilerini ne kadar çok sevdiğini biliyordum, sizleri de çok sevmişti, ama yazdığın gibi veliler onu emekliliği düşünmeye zorlamıştı.
Sevgili Ece, yazını annemin de okumuş olmasını çok isterdim, maalesef 31.12.2008 'de yani yılbaşı gecesi annemi kaybettik. Ama eminim senin bu sıcak düşüncelerini hissetmiştir.
Sana tekrar sonsuz teşekkürler ediyorum, annemi öylesine güzel andığın için. Dualarını eksik etme. Sana öğrenim ve meslek hayatında sonsuz başarılar diliyorum.
Sevgiyle,
Duygu SABAN ÖKESLİ"

Gözyaşlarıma hakim olamadığım bu yorumu tekrar tekrar okudum. Canım öğretmenim keşke sen de okuyabilseydin yazdıklarımı. Arkanda seni seven bir sürü öğrenci bıraktın... Seni çok seviyorum. Rahat uyu...

04 Ocak 2009 Pazar

:S

Altı üstü iki üç gün gezdim diye, şimdi odamda uslu uslu oturma mecburiyeti hissediyorum. Bu durum benim canımı çok sıkıyor. Hele ki haftasonu okulda internet kesintisi olmasından dolayı da ayrı bi sıkıntılıyım diye düşünürken, internetler geldi:) (internetler evet)

İnternet yok bari ders çalışim diyordum, ama sınavlara daha 9 gün olmasından kelli yumurtanın ziyaretine daha çok var diyerek çalışamıyorum. Onun yerine oturup bilgisayardaki bütün fotoğraflara tek tek baktım. Arada hoşuma giden bir kedi fotoğrafı oldu, karanlık çıkmış diye çok üstünde durmamışım belli ki. Oturdum onu düzenledim, yanına da bir fotoğraf daha ekliyim de bir anlamı olsun istedim. Öyle kuru kuru kedi olmasın.

Hep birileri gidiyor, ben arkalarından bakakalıyorum.

Canımın sıkıntısını anca kendim geçirebilirim sanıyordum ama pek yanılıyormuşum. Kafamda dolaşan bir sürü saçma sapan düşünceyle depresyona girme eşiğindeyim. Yalnız kalmamak lazım, yürü alışverişe gidiyoruz.

02 Ocak 2009 Cuma

Biz mi yaşlandık?

Ailemle geçirmediğim yılbaşları arasında en huzurlu olanı dün gecekiydi sanırım. Evet dün gece yılbaşıydı. Enteresan aslında hiç de farklı bir gün gibi değildi.

Cepa'da öğle yemeğinin yerine geçen sabah kahvaltısıyla başlayan günümüz, Boyner'in bitmek tükenmek bilmeyen kasa kuyruğuyla devam etti. Kızlara hazırladığım yılbaşı paketlerinin içine koymak istediğim kırmızı çorap ve kırmızı donları almayı ısrar edince 1 saatimiz kuyrukta geçti. T-box'ı zengin ettik dicem de 3 alana 3.sü bedava olduğu için pek de öyle sayılmaz. Kuyruk sırasında bir de kısa süreli bir stresimiz oldu benim cüzdanımı kaybetmemle. Elim kolum dolu poşetlerle bir de cüzdanımı tutmaya çalışınca, ardından hepsini yere düşürünce cüzdanı önemsiz görmüş olsam gerek ki almamışım. Kurtarıcımız Mert sağolsun, bulunduğu yerden kaptı getirdi.

Bu gereksiz bilgilerden sonra, odamıza sağ salim vardık. Duygu'yla Burcu gelmeden odaya girip kapıyı kilitledim ve cici yılbaşı poşetlerinin içindekileri tamamladım. Ne vardı bakalım içinde, cici tahtadan yapılma bir takvim, rakı, kaju, tobleron, kırmızı çorapla don, pingui. Kapıda çatladılar açmıyorum diye. İki dakika durun la açıcam. Pek mutlu oldular. Aslında hediye almicaz diye sözleşmiştik ama, ben dayanamadım, içimden gelen hediye alma dürtülerine kulak verdim.

Gecenin devamında, Domino's a yemeğe gittik. Saat 9buçuğu göstermekteydi o sıralarda. Video çeke çeke yemeğimizi yedikten sonra, evin yolunu tuttuk. Evde Çağatay'ın hazırladığı güzel kokteyl eşliğinde tüm geceyi geçirdik. Kokteyl de tam sevdiğim cinsten. Tweety'ymiş ismi de. Pi'den çıkma kokteylin ismi de böyle oluyor işte. Muzlu süt gibiydi. Muz likörüyle süt olduğundan olmasın?:) Bir de Baileys. Güzeldi burdan teşekkür ediyoruz.
Çok huzurluydum, gözüm sürekli kapıda olmasına rağmen.

Gecenin olayı tuvaleti taşırmam olabilir, ama burda çok deklare etmek istemiyorum bu olayı. Bilenler zaten ben söylemeden de gülüyor:)

Kendi evimde gibi hissettim. Gerçekten mutluydum. 2009'a yalnız girdim belki ama, yalnız olmadığımı da hissettim.

Anlatacak bir sürü şey olmasına rağmen, burda kesiyorum ve hepinize iyi yıllar diliyorum...


31 Aralık 2008 Çarşamba

2009

Hepimize mutluluk, bol aşk, bol arkadaşlık, bol para, en önemlisi bol sağlık getirsin bu yıl!
2009 benim yılım olsun :)

23 Aralık 2008 Salı

Nasıl bir sekiz gündü öyle ?!

ÇS'de geçen 8 günün ardından biten sınavlarımla acayip bir rahatlama hissediyorum. Bu kadar rahatlicamı ben bile tahmin etmemiştim.

Bir haftada dört sınav. Zaman zaman bir gazla çalıştım, zaman zaman depresyona girdim, ağladım, rahatladım. Ama şu sekiz günü atlattım ya başka birşey istemem. Ben bu kadar çalışmaya daha alışık değilim. Bir sınavdan çıkıp tam rahatlicam, ama diğer sınava çalışmam gerekiyor, çünkü arada gün yok. İşte bu beni gerçekten hüzünlendiriyor Alpay Erdem.

Neysee naptık ettik atlattık, sanki finaller bitmiş de tatile girmiş gibi konuşuyorum ben de. Bir hafta geçmeden başlicam yine çalışmaya. Öğrenci psikolojisi işte.

Bu arada yılbaşı da yaklaşıyor, hala ne yapıcaz bilmiyoruz. Benim canım evde oturup muhabbet etmek, efendime söyleyim pijamaları giyip monopoli oynamak filan istiyor. Nitekim öyle de yapmayı umuyorum.

Her yer çam ağaçlarıyla, yılbaşı süsleriyle kaplanmışken, dışarıda da kar var! Yılın ilk karı yağıyor şu anda. Babamın da dediği çıktı.
-Kızım televizyonda kar gösteriyor
-Yok baba kar filan
-Yağacak yağacak.
Aradan 3 gün geçti ve yağdı gerçekten. Adanalı olarak, çok mu tepki gösterdim bilmiyorum bu olaya. Arabaların üstünde tuttu karlar, işallah tam tutucak da kar topu oynicaz, poşetle yokuşlardan kayıcaz. Burda yokuştan bol birşey de yok. Adana'ya kar yağsa bile kayıcak yokuş olmadığından pek bi anlamı olmazdı sanıyorum.

Güzel bir hafta beni beklemekte, bunu da hakettim sanırım. Eskişehir bizi bekle:)

14 Aralık 2008 Pazar

Naptım ben bu tatilde?

Tatilin son günü sınav tarihlerine bakmayı akıl edince, ortaya yumurta-kapı görüntüleri çıkıyor. Tamam biliyordum döner dönmez çarşamba sınavım olduğunu, cumartesi de olduğunu biliyordum. Halledecektim bir şekilde. Lakin cumartesiden sonraki pazartesi ve salı arka arkaya sınavlarım olduğunu öğrenmem hiç iyi olmadı. Şurda son günüm ders çalışasım da gelmiyor. Ki çalışmayacağım da zaten.

Oturmuş Sünger Booob izliyorum. Bayram boyunca her gün saatlerce izlediğim ve koltukta her daim uyuyakaldığım için, şuan izlediğim tekrarların bir bölümünü hatırlıyorum, bir bölümünü hatırlayamıyorum. O hatırlayamadığım bölümleri de kaçırmamam lazım. Yapamam bunu.

Ankara'da iki ay hiç televizyon izlemeyip ve yokluğunu hiç de aramayıp, Adana'ya gelip başından kalkamama durumu söz konusu. Ev halkının da genelde televizyon başında olduğunu düşünürsek Yemekteyiz'den Beyaz Show'a, türlü türlü magazin programlarından sabah çizgifilmlerine her bir şeyi izledim 9 gün boyunca.

Artık sömestr tatiline kadar televizyon izlemem, bu kadar televizyon yeter bana.

Tatilde İdil ve Cihan'la klasik buluşmamızı da yaptık. Yıllardır gitmediğim İsimsiz yere gittik. Çok severdik lisedeyken oranın körili tavuğunu. Gerçi saatlerce bekletiyorlar, o sırada içerdeki ağır köri ve tavuk kokusu üstünüze bir güzel siniyor, ama yemeği süper bence. Beklemeye değiyor.
Canlarım yaa...
İdil'e sesleniş: Yavrum depresyona girme, gençsin güzelsin hayatını yaşa:) Ankara'ya da gel!!
Cihan'a sesleniş: Evini en kısa zamanda hayırlıcam ama yerinde durmuyorsun ki anacım:)

Murat'la görüşemedik, neden? Beni ekti. Yaylada mangal yapmak uğruna ekildim ve sonuç olarak görüşemedik. Halbuki çok özlemiştim.

Ha bir de vefasız ben her Kurban bayramının 3. günü gerçekleşen mezunlar gününe gitmedim. Gidemedim. Bayramdan bayrama gördüğüm akrabalarla beraberdik. O sebepten lise arkadaşlarımın hiç birini de göremedim. Artık sonraki tatilde hepsiyle görüşmeyi umuyorum..

Ulen naptım ben bu tatilde?

07 Aralık 2008 Pazar

Ev

18 yıl yaşadığım ev, şimdi oldu annemle babamın evi.
Yatağımda misafir gibiyim, kendi yatağımı arıyorum. Yastığım da sert geliyor artık. Dolaplarımda babamın gömlekleri, misafir çarşafları...

Aslında hiçbirşey değişmedi, bir yandan da çok şey değişti.

Evim gibi gördüğüm yurt odam aslında evim olmuş çoktan. Yaz tatili geldiğinde toplarken yurdumdaki odamı üzülüyorum. Keşke her şey aynı kalsa diye. Ama eve gelip yerleşirken misafir gibi yerleşiyorum, sanki öbür gün tekrar toplanacak gibi.

İki şehir arasında ben de değişiyorum resmen. Adana'da çocuk, sorumluluk almasına gerek olmayan, emin ellerde. Ankara'da ise yetişkin, başının çaresine bakması gereken, hesabını bilen.

Hangisi daha çok hoşuma gidiyor? Sanırım ben Ankara'da esas ben olabiliyorum...

05 Aralık 2008 Cuma

Süpriz mi? Bana mı? Neymiş?

Uzun zamandır süpriz yapılmamıştı bana. Dünden beri Mert'in "organizasyon yap süprizim var sana!" laflarını pek ciddiye almamıştım.

Organizasyon dediği de öyle büyük birşey değil, en az dört kişilik bir yemekti altı üstü. Öğlen 6 kişi toplaştık Kalabalık'a yemeğe gittik. 3 çifttik sonra 4 çift olduk. Resmen çift patlaması yaşandı ortamda. Duygu'nun ısrarları üzerine bir de kızlar erkekler karşılıklı oturunca iyice değişik bir ortam oldu, hiç yaşamadığım. Neyse süpriz süpriz dediler, ortada birşey yok. Fondü tabağı aldık diye kandırıyorlar bir yandan. Ben de inandım ne alaka ne fondüsü filan diyorum.İtalikperspektif çiftler...

Neyse Mert beyi kesmedi akşam bir organizasyon daha yaptık. O da yine 6 kişilik Kahve Dünya'sına gitme etkinliği. Baya etkinlik oldu gerçekten. Hayatımda ilk kez Odtü'den Bahçeli'ye otostopla gittim! Tam 3 araba değiştirerek. Birbirinden enteresan tiplerin arabasına bindik. Başımıza bişe gelmedi Allah'tan!

Sağ salim Kahve Dünya'sına vardıktan sonra Mert bey süprizi çıkardı. Köln'den alınmış bir Hard Rock Cafe Zipposu! Tabiki özellikle bana alınmamış ama çakmak koleksiyonuna başladığımı öğrenen Mert içinden gelerek, kullanmadığı ve sağlam olan zipposunu bana hediye etti. Düşünüyorum da uzun zamandır hediye almamıştım kimseden. Yeni enişteme (enişte lafı da yakışmadı yahu) çok özel teşekkürü bir borç biliyorum.

Fotoğraf makineli ve iskambil kartlı çakmaklarımdan sonra hard rock cafe zippom nadide koleksiyonumun 3. parçası olarak rafımda yerini almış bulunuyor...

Not:Burger King'in bahçesindeki Rıfkı adlı maymunun sahibine sabır diliyoruz hepberaber...:)

01 Aralık 2008 Pazartesi

Kışın 1i geldi...

Kışla aram pek iyi değildi. Adana'da kış biraz yağmur, biraz da gri ve kasvetli hava demektir. Pek soğuk olmaz. Kar desen hiç uğramaz oralara. Adana'nın baharı güzeldir, yazın sıcağı tam gelmemişken tadını çıkar çıkarabildiğin kadar. Bahar her yerde güzel. Ama kış dedin mi Ankara'da yaşanır.

Bugün kışın ilk günü. Soğuk bir kar havası, ama yağmak için pek acele etmiyor. Kış dediğin karlı, kardan adamlı, kar savaşlı olur. 3. kışımı yaşicam bu yıl Ankara'da. Hiç unutmuyorum bir gün Duygu bizde kalıyor, mışıl mışıl uyuyoruz. Sabahın köründe bir telefon. "Perdeyi açıp bakın! Kar yağmış! Hadi çıkın kar topu oyniyalım!" Alican'ın o telefonu hiç unutulmaz. Hala her kar yağdığında bu aklımıza gelir, güleriz.

Adana'da yaşayamadığım kış havasını, Ankara'da doyasıya yaşıyorum. Yurdun önündeki otoparkta en kısa zamanda kar topu oynamak istiyorum. En kalın montumu giyip, hiç takmadığım en kalın beremi takıp, eldivenlerimi geçirip fiziğin yokuşundan koroplast poşetleriyle kaymak istiyorum. Buzlanmış yollarda kaymadan yürümeye çalışırken düşeyazmak, o sırada da yanımdakini düşürmek ve ona gülmek istiyorum.

Ey Kar! Bir an önce yağ da gülelim, eğlenelim, kar topu oynayalım, birbirimizin kazağının içine kar atalım, düşenlere gülelim, bembeyaza boyanalım, sonra silkelenelim, filmlerdeki kardan adamlardan yapmak isteyelim, ama hiç beceremeyelim. Evet, eskiden hiç sevmediğim Kar'ı şimdi seviyorum, hatta özledim...

Dün de Küller ve Kar filmini izledim, bende bir hipnoz etkisi yarattı. O nasıl fotografik bir bakıştır hayran kaldım. Yönetmeni de fotoğrafçı olunca böyle kareler çıkıyor ortaya. Bir fotoğrafçıya fotoğrafların yetmediği yerde yapılması gereken en iyi şey böyle bir film çekmek olsa gerek.

Şunu da söylemeden geçemicim Geleceğe Dönüş serisini bu yaşıma kadar izlememiş olmaktan utandım. 1985-89-91 yapımı üçlüyü çok sevdim lan. Daha dün çekilmiş gibi, kaliteli, hiç bir falso bulamadım. Helal olsun Steven amca!

26 Kasım 2008 Çarşamba

Üzülmek mi?

Bir kız gördüm bugün.
Üzgündü.
Üzül, ama geçeceğini de bil dedim.
Anlamak istemedi.
Her şey geçiyor, gidiyor. Ne büyük sevgiler tükendi, ne büyük aşklar sonlandı, ne büyük üzüntüler unutuldu bu tarihte.

24 Kasım 2008 Pazartesi

Öğretmenler günü anılarımı depreştirdi!

En sevdiğim öğretmenim ilkokul öğretmenimdi. Hatice Saban. O kadar kültürlü, gezmiş görmüş bir insandı ki, bize de bilgilerini aktarmak için elinden geleni yapardı. Dersten sıkıldığımızı anladığında hemen İtalya gezisinden ya da Fransa gezisinden bir anısını anlatır, ilgimizi toplardı anında. Çok severek dinlerdim onu. Ne zaman anılarını anlatıcak diye beklerdim. Hatta 2. sınıfın yazında bizi Kıbrıs'a götürdü annelerimizle. "5. sınıfa geldiğinizde de İngiltere'ye götürücem" demişti. Götüremedi. Küstürdüler öğretmenimi. O gıcık veliler. Bizi mezun edemeden 2. sınıfta emekli oldu. Çok özledim onu, ama hiç bir öğretmenler gününde de aramadım. Uzaktan uzaktan benden haberi varmış. Nereyi kazandığımı, nerde okuduğumu hep takip etmiş. Çok seviyorum Hatice öğretmenim seni.

Yeni bir öğretmen geldi tabi. Zekine Yüce. Onu da çok sevdik, ama Hatice öğretmenimizin yerini tutamadı. Onun gibi anılarını anlatamadı. İlkokulda bir öğrenci için öğretmeninin değişmesi zordur, sıkıntılıdır. Resim ve beden eğitimi derslerinin hocaları ayrıydı. Resimden 4 aldığım için çok kızmıştı Zekine hocam bana. Çok içerlemiştim. Üzülmüştüm. Aldıysam aldım, napabilirim, onu resim öğretmenine söylemek lazım. Zaten resim öğretmenim de bana sürekli Ecem derdi, sinir olurdum. Benim adım Ece. Ece! Beden eğitimi öğretmenimiz kadındı. Derse topuklu spor ayakkabıyla gelirdi, hatta tam spor ayakkabı da değildi. O zamanlar modaydı. Adını hatırlayamıyorum şimdi. Çok bir iz bırakmamış bende ama güzel bir kadındı.

5.sınıfta okul değiştirdim, özel okula geçtim. O sene temel eğitim yılı 5'ten 8'e çıktı. Daha iyi bir eğitim almamı istedi ailem. Ama ben zaten 60 kişilik sınıfımda da çok iyi eğitim alıyordum. Önlükler atıldı, formaya geçildi. Önce garipsedim. Ama sevdim, havalıydı. Süveteri, ceketi, kareli etekleri vardı. Okulu önce çok büyük ve soğuk buldum. Bilfen. Ama okullar açıldı, öğrenci doldu içi. O zaman çok sevdim. Arkadaşlarımı sevdim. Ama eski arkadaşlarımı da çok özledim. Bir gün ziyarete gittim formamla. Kendimi kötü hissettim. Sanki hava atıyor gibiydim. Ama o kalabalık sınıfı, konuşsan bile hocanın seni farketmeyeceğini düşündüğün o sınıfı çok özlediğimi farkettim. Arkadaşlarımı büyümüş gördüm. İçim burkuldu. Zekine öğretmenimi de özlemiştim.

Yeni öğretmenim kıvırcık saçlı, şu an adını hatırlayamadığım bir kadındı. (Şimdi hatırladım Melahat Kabak)Hiç alışamadım ona. Çünkü kızgındı. Evde problemleri var gibiydi. Devlet okulundaki sınıfından öğrencileriyle beraber Bilfen'e geçmiş. Sınıfın çoğu eski öğrencisiydi. Onları tanıyordu, sanki kayırıyordu da. Belki de kayırmıyordu da ben öyle hissediyordum. Yıllar sonra otobüste gördüm. Arka koltuklarda oturuyordu. Bense önlerde ayakta duruyordum. Yanına gidip "hocam beni hatırladınız mı?" demekle görmezden gelmek arasında çok kaldım. Ben görmemeyi tercih ettim. Halbuki o, ben liseden mezun olduğum yıl arayıp başarılar dilemişti. Pişman oldum.

Sonra dersler branşlara ayrıldı tabi. Fen bilgisi öğretmenimin hayranıydım. Ne güzel anlatıyordu. Ne güzel anlıyorduk. Mehmet Özdal. Geçenlerde facebookta buldum. Ekledim hemen.
Ece Cengiztekin:merhaba hocam..
ben bilfende ortaokulda okurken dersimize giriyordunuz.
çok severdim dersi sayenizde. beni hatırlar mısınız bilmiyorum ama çok mutlu oldum sizi görünce.. kendinize iyi bakın..
Mehmet Özdal:uzun yıllar geçti üstünden....ne zor hatırlamak.........ama şu an sanırım benim okulumdasın........ODTü de ne okuyosun :) selam söle oralara

diye bir konuşma geçti aramızda. Beni hatırlaması tabiki kolay değildi. Ama ben onu hiç unutmadım. Diğer hiç unutamadığım hocam da Meral Batman. Matematikçimiz. En sevdiğim dersin matematik olmasından mı onu seviyordum, yoksa onu sevdiğim için mi matematiği sevdim şu an kestiremiyorum. Ama çok iyi bir öğretmendi. Annemin matematik öğretmeni olduğunu duyunca, "aa demek o yüzden matematiğin bu kadar iyi" demişti.

Halbuki alakası yoktu. Annem bana hiç matematik çalıştırmadı. Çünkü matematiği benim kadar sevmemiş. İstemeden öğretmen olmuş, anneannem öğretmen olduğu için. Kız çocuğu öğretmen olur mantığıyla. Yıllardır okulun açılmasına üzülür, üşenir ama sonra alışınca da emekli olmaktan her yıl vazgeçer. Lisede az yazılı kağıdı okumadım annemin. Hatta hiç unutamadığım bir olaydır. Kızın birine sıfır vermiştim kağıdı boş diye. Kız ağlamış sınıfta ben yaptım bütün soruları diye. Meğersem cevaplar için ayrılan bölüme değil de, soruların altındaki minicik boşluklara yazmış cevapları. Annem ondan sonra bana yazılı okutmadı:)

Hiç bir zaman fen lisesi kazanmak istememiştim. İnekti onlar gözümde. Ben inek değilim orda ne işim var. Onlarda rekabet var ben orda yapamam diye düşündüğümü hatırlıyorum. Tercihlerimde hiç fen lisesi olmadı. Hatta Adana'nın sıralamada birinci anadolu lisesi olan Kurttepe Anadolu Lisesi'ni de yazmadım. Ben gölün kenarındaki manzarası süper olan, sürekli partiler yapılan okulu kazanmak istiyordum. Orda kıyafete de karışmıyorlardı. Seyhan Anadolu Lisesi. Kazandım ve istediğim oldu. Okulumu çok sevdim. Ama müdürümüz Oktay Girgin biraz aksi bir insandı. Okula geldiğimiz daha ilk gün, velilerin de okula çocuklarını bırakmak için geldiği o ilk gün, bir öğretmene bağırdığını hatırlıyorum. "Çıkar ellerini cebinden terbiyesiz!". Buz gibi bir hava esti. Nasıl bir yere geldim ben? Ama eski öğrenciler rahattı. Alışmışlar onun bu tavırlarına.

Liseye geldiğimde anladım ki ben büyüdüm. Farklı bir yerdeyim, burası ortaokul gibi değil. Daha serbest, daha kendi başınasın. Hiç unutamadığım hocam felsefe hocamız İsmail Yılmaz. Öğretmenliğe bu kadar aşık bir insan görmedim. Derse girdiği anda anlıyorsun. Yeni bir ders, yeni bir alan, aşina olmadığımız konular. Çok sevdim felsefeyi onun sayesinde. Hatta öss'de hepsini doğru yapıp okula ziyarete gittiğimde, hocam sizin sayenizde! diyip öptüm. Bize garanti vermişti 7'de 7 yapmassanız bana gelin diye. Sözü doğru çıktı.

Tarih dersinde hiç bir zaman çok başarılı olamamıştım, çünkü sevmiyordum. Ezberlenmesi gereken şeyler. Bir sürü hem de. Ama Celali Boylu tabularımı yıktı. Bana resmen dersi sevdirdi, heyecanla dersi dinlememi sağladı. Tarih çok da korkulacak bir ders değilmiş bunu gösterdi. Esprili anlatımıyla sıkmadan 40 dakika odaklanmamızı hat safhada tutmaya çalıştı. Onun da işini sevdiği her halinden belliydi.

Diğer bir tarih hocam ise tam tersiydi. Heyecansız bir sesle ezberlemiş gibi anlatırdı dersi. Bir türlü sevemedim onu. Soğuk gelirdi bana. Mine Sarı. Bir yazılıya çalışamamıştım, belki de çalışmak istememiştim ve bütün geceyi kopya yazarak geçirmiştim. Normalde çok başarılı kopyalar çekerdim, ama genelde kopya verirdim. Ama o gün şanssız günümdü, moralim bozuktu ve ben en önde oturuyordum. Yazacak yapışkan kağıt bulamadığımdan, normal kağıtlara yazıp bacağımın arasına koymuştum. Ama sorular geldiğinde, o kopyaların bile işe yaramayacağı belli oldu, bu sefer arkaya dönüp bakmaya çalıştım. Bunu farkeden hocam, sıramı öne çekip, arkamla boşluk yaratmak istedi. Masayı öne çektiğinde de bacağımın arasındaki bütün kopyaları gördü ve kağıdımı alıp, kopyaları üstüne iğneledi. Ben ağladım, zırladım. Gidip özür diledim ve yazılıdan 20 aldım. Fakat bütün sınıfın notları yerlerdeydi ve sınıf ortalaması 50'nin altındaydı. Bu durumda hakkımızı kullandık ve yazılıyı tekrar ettirdik. Buna çalıştım girdim. Hayatımda aldığım en düşük notu, 20'yi sildirip 85 aldım. Aklımdan hiç çıkmaz. Hocama selam ederim.

Öğrendiğim bir şey var ki, öğretmenler normal hayatlarında sınıfta olduğu kadar mesafeli değiller. Mesafeli olmasalar, öğrenci milletine güven olmaz hemen şımarırlar. Çok soğuk dursalar bu sefer de, öğrencilerden yemedikleri söz kalmaz. Aslında bizim sevdiğimiz öğretmenler, bu ikisini dengede tutabilenlerdi. Biraz samimi olunca, aslında gıcık aldığımız o hocaların hiç de öyle olmadığını gördüm. Gıcık aldığım için utandığım oldu. Gıcık da alsam hepsinin hayatıma kattığı bir şey oldu. Hiç yoktan anılarım kaldı...

Buraya yazmadığım ve adı aklıma gelmeyen bütün öğretmenler için gelsin. Öğretmenler gününüz kutlu olsun!

22 Kasım 2008 Cumartesi

Alışveriş delisi misiniz Testi(?!)

Günlerdir ders çalışan ve artık bugün sınava girip, sinir stres atmak isteyen bir arkadaşımı-ki o arkadaş Duygu'dan başkası değil- alışverişe götürmekten başka bir fikir gelmedi aklıma. Aslında amacımız alışveriş yapmak değildi, ekonomik krizin bizi de vurduğunu düşünürsek yapmamak hayrımızaydı.

Yemeğe bir ton para ödemekle işe başladık. Ki yemekleri bitiremedik bile ki çok verimli bi iş olmadı. Karnımızı doyurduktan sonra, şöyle bir gezer yediklerimizi eritiriz düşüncesiyle gezmeye başladık. Ama girdiğimiz ilk dükkandan itibaren içimizdeki canavarlar ortaya çıkmaya başladı. Meğersem ne çok istediğimiz şey varmış. Duygu çizme alma hasretiyle yanıp tutuşuyormuş da haberimiz yokmuş. Gördüğü her çizmeyi deneyerek yediklerini eritiyordu aynı zamanda. Bense çocukluğumdan beri giymek istediğim mini eteği bulma peşindeymişim. Deneme kabininde ayakkabıyı çıkarıp giyerken ben de erittim bi nebze yediklerimi. Ama Duygu kadar şanssız değildim ki aradığımı buldum sonunda. O yönden verimli bir alışveriş geçirdim.

En en önemlisi ve artık başladığım için ayrı bi mesut olduğum çakmak koleksiyonumun ilk parçasını almış olmamdır. Evet aldım, bunu başardım. Orda burda gördüğüm orijinal çakmaklara bir gıptayla bakmaktan sıkıldım. İçimdeki çakmak canavarını dışarı çıkardım. Bu tarihi olaya şahit olduğu için çok şanslı bir insan Duygu hanım. Yıllar sonra 98759485 tane çakmak sahibi ünlü koleksiyoner Ece Cengiztekin ile röportaj yaptıklarında
söylerim ilk çakmağımı alırken Duygu yanımdaydı diye:)

İşte o meşhur olacak çakmak:

Sıra geldi testimize: Alışveriş delisi misiniz değil misiniz?
1.Yazıda hangi kelime iki kere kullanılmıştır?
a)Duygu
b)Çakmak
c)Koleksiyon
d)Canavar
2.Bir adaya düşseniz almak istediğiniz ilk şey?
a)Alışveriş sepeti
b)Bilgisayar şarj aleti
c)Çakmak koleksiyonu
d)El feneri

Sonuçlar: Eğer a'lar çoğunluktaysa alışveriş yapmadan nefes alamıyorsunuz! Kafayı yemek üzeresiniz! Bu alışkanlığınızdan kurtulmak için küçük bir kasabaya yerleşmelisiniz.

B'ler çoğunluktaysa alışveriş yapmadan duramıyorsunuz, ama paranız bitince başkalarından borç isteyecek kadar da ileri bir safhada değilsiniz! Paranızı bir bankaya yatırın ve unutun!

C'ler çoğunluktaysa alışveriş yapmak sizin için bir zevk. İhtiyacınız olduğu zaman gidip gezmekten zevk alıyorsunuz. Vahim bir durumda değilsiniz merak etmeyin.

D'ler çoğunluktaysa alışveriş yapmaktan nefret ediyorsunuz! Hiç alışverişe çıkmıyorsunuz, bu yüzden çöpleri karıştırıp işe yarar birşeyler arıyorsunuz ya da arkadaşlarınız dolaplarından geçiniyorsunuz! Bir önce lavaboya gidip yüzünüzü yıkayın ve aynaya bakın. Üstünüzdeki kazak size hiç olmamış!

Artforum Ankara Sanat Fuarı

19-23 Kasım tarihleri arasında Atatürk Kültür Merkezinde gidilse zevk alınacak, gidilmese de hayatın anlamı kaybolmicak bir fuar.



Gittik, gördük, zevk aldık, yorulduk. 200 sanatçının resimleri ve heykellerini inceledik.

Çıkardığım en önemli sonuç, her sanatçının iyi de olsa kötü de olsa bir "tarz"ı var. Tarzı olmayan sanatçı yoktu diyebilirim. Tamamen soyut bir resmin çok benzerini bir daha yapabiliyorsa anlıyorsun ki, öylesine fırçaları sallamamış bu adam. Birşeyler düşünmüş, ortaya çıkarmış. İsmini okumadan da resimlerin aynı kişiye ait olduğu anlaşılıyor.



İkinci çıkardığım sonuç ise sanat işi "sabır" işi. Öyle çalışmalar vardı ki oturup uğraşmassın o kadar. Ama adam oturmuş uğraşmış tek tek. Merak ettim sordum bu çalışma ne kadar zamanınızı aldı diye. 3 ayda diyor. Çalışma sırf minik fırça darbelerinden yuvarlaklardan oluşuyor. Göz de yoruyordu aynı zamanda. Ama fotoğrafını çekmediğim için koyamıyorum.


Taşlar gerçek gibiydi, ama bir insan neden 10 tablosunda da milyon tane taş çizer?


Ama öyle çalışmalar da var ki. Anlıyorsun ki ressam çizerken zevk almış. Ruhunu katmış. Dans ağırlıklı çalışmada müziği duyuyorsun resmen.


Bazılarına da uzaktan baksan fotoğraf sanırsın. Fotoğraf olsa çözünürlüğü yüksek dicem o derece net, belirgin çalışmalardı.

Çok hayran kaldığımız çalışmalar oldu. Fotoğraf çekme yasağı da yoktu ki rahat rahat çektik.

En son çıkarken Çinli bir ressamla tanıştık, aynı zamanda fotoğrafçıydı da. Muhabbet güzeldi Tarzanca. Fotoğraflarımızı da çekti hatıra bağbında.


Çok güzel bir fuardı. Zamanınız, olanağınız varsa gidin derim. Ben çok resim düşkünü bir insan olmasam da sevdim. Ama bir tane daha resim göremicek durumdaydım çıkarken.

Anı defterine de karaladım bişiler: Daha sık fuar olsun, hep gelelim!

Bizden karelerle bitiriyorum bu sanatsal entel dantel yazımı.




Not: Sınavlarım bitti! Çok mutlu mesudum. Bayrama kadar kıçımın üstünde oturmamayı planlıyorum.

17 Kasım 2008 Pazartesi

Issız adam ve aşk?

Bir filmin sonu vurucuysa, o güzel filmdir. Güzel bir filmin sonu askıda kalıyorsa o olmamıştır diye bilinir.

İşte "Issız Adam" ilk kategoriye giriyor.

Aşçı bir adam-çok amerikanvari bir meslek- ile çocuk kostümleri tasarlayan ve diken bir kadın.

Yolları sokakta kesişir ve hikaye gelişir.

Kadının ve adamın kusursuz olmadığı gibi hikayeleri, yaşadıkları da kusursuz değil. İşte bunu sevdim. Amma ve lakin filmde samimiyet olduğu kadar yapmacıklık da var.

Ama dedim ya sonu vurucuysa, o film güzeldir. Benim için de böyle. Sonu beni gerçekten etkiledi.

Düşündürdü. Herkesin başına böyle bir adam gelebilir. Ona aşık olduğunu sanırsın. Çünkü sana acı vermiştir. Aşk acısı çektiğini sanırsın. Acını aşkla perçinlersin. Aşkın böyle bir şey olduğunu zannedersin.

Aşk bu mudur? Acı çekmek. Pişman olmak. Peşinden koşmak.

Kandırdılar bizi yıllarca. Aşk mutlu olmaktır. Mutluluğuna mutluluk katmak. Gözlerinin içini güldürmek. Hayat enerjini yükseltmek.

Bir gün önce sevdiğini bir gün sonra terketmek değil.



Not: Bugünlerde pek duygusal takılıyorum. Neden ben de bilmiyorum.

16 Kasım 2008 Pazar

Değer mi?

Kafanda büyütme dedi annem. Mutsuz olursun sonra. Küçükken kafamda büyütmeye gerek kalmazdı ki, zaten yeterince büyüklerdi küçük bir çocuk için. Hiç mutsuz da olmazdım.

Büyüdüm. Beklentilerim de büyüdü, hiç bir şey kafamda büyüttüğüm kadar büyük olamadı.

Mutsuzlukla tanıştım. Beklentilerimi küçük tutmak zorunda kaldım.

Günü yaşamayı öğrendim. 1 aydan sonrasını planlamamayı. Gerçekleşmeme olasılığının büyük olduğunu öğrendim. Ne kadar az mutsuzlukla karşılaşsam o kadar iyi deyip, planlarımdan vazgeçtim.

Ben büyüdükçe hayallerim küçüldü. Mutluluklarım küçüldü. Beklentilerimden vazgeçtim mutsuz olmamak için. Onların gerçekleşmeyeceği korkusuyla yaşamamak için. Kendimi mutsuzluğa karşı korumak için büyük şeylerden vazgeçtim. Olası mutluluklarımdan...

15 Kasım 2008 Cumartesi

Bir özür...

Yanımda değildi. Peki nerdeydi?
Dün yanımda olan insan bugün nerde?
Dünde bıraktım onu.
Ait olduğu yerde.
Elinden tutup çekmedim yanıma.
Şimdi nerde kim bilir...

12 Kasım 2008 Çarşamba

Milli Piyango gibi birşey!

Evden gelen kargo ne güzel şeydir... Gelmeden önce de bi bekleme heyecanı var. Tam takır kuru bakır dolabımız da çok heyecanlanıyor bu işe. Kargo geleceğini duyduğunda daha bir azimle soğutuyor içini :)

Aras Kargo'yu da hiç sevmem, bana bi kaç kere yamuk yaptı. Birinde gönderdiğim paketi kapının önüne bırakıp gitmişler, ele teslim etmeden. Birinde de yanlış adres diye geri gönderdiler. Aynı adrese Ups'le yollayınca gitti ama nedense! 3 katı para ödeyince napıp ne edip gönderiyorlar ya neyse. Ups'ten de çok hazetmiyorum. Kargo şirketleriyle bi alıp veremediğim var evet. Neyse güzel konumuza dönelim.

Evden paket gelme heyecanı çok sürmedi. Sevmediğim Aras Kargo bir günde getirdi Allah'tan kolimi. Hatta iki adet koliyi! Annem tutamamış kendini, yapmış da yapmış. Eee her hafta koli yollamıyorlar tabi, 3. senemde daha bu yolladıkları ikinci kargodur. İçinden neler çıkıcak neler çıkıcak açtık hemen kolileri. Ne çıkmadı ki! 5kişilik bir aileye 1 hafta yetecek yiyecek çıktı. Bizim iki kişi olduğumuzu hesaba katarsak o yemekleri bozmadan bitirmek için 7 kişiye daha ihtiyacımız var. Dolmalar, kekler, börekler, portakallar, elmalar, mandalinalar, muzlar, tatlılar... Bunun yanında giyecek birtakım şeyler. Ha bu arada sigara böreğini de unutmamak lazım, evi olan birilerinde kızartmak lazım yahu.

Biz iki üşengeç markete gidip alışveriş yapmaya bile üşendiğimizden, bir anda kapımıza kadar gelen bu iki koli gözümüzde milli piyango'dan para çıkmasıyla eş değer:) Bir anda dolap şenlendi. Bu sefer çöpe gitmemesi için üstün bir çaba sarfedicem. Yakınlardaki arkadaşları davet ediyorum, çekinmeyin yiyin yiyin...

Anneciğime çok çok teşekkür ediyorum. Ne güzel bir insansın sen:)

07 Kasım 2008 Cuma

Kütüphaneseverlerden misiniz?

Bu aralar çok seviyorum orayı, evimin bir odası gibi. Hem ders çalışmak için ilham veriyor, hem de binbir çeşit kitabın arasında pek bir mutlu hissettiriyor.

"Sessiz" kısmın aslında kendine özgü bir sesi de var. İnsanlar sandalyeyi gıcırdatınca, ya da arkadaşınla sessiz sessiz konuşunca ters ters bakmıyorlar.

Dersten sıkılınca kendimi attığım kırmızı koltuklar hele, evim olsa isteyeceğim cinsten rahat koltuklar. Bin tane rafın arasından ilgimi çeken bir dergi, bir kitap ne olursa alıp oraya gömülmek çok rahatlatıyor beni. Sonra uykum gelir, uyurum. Kimse garipsemez. Herkes yapıyor bunu çünkü. Kampüste uyumak için en elverişli ortam orda.

Çok sevdiğim diğer bir özelliği de fotoğraf çekmeye uygunluğu. Sıkıldım mı alıyorum makinemi, dolaşıyorum kitapların arasında. Yırtık pırtık eski kitaplar daha çok ilgimi çekiyor. Onlara odaklıyorum.

Seviyorum ben kütüphaneyi. En çok da kitapların verdiği o enteresan huzuru.

Poz verenim de bol..


Çekenim de var ...:)

06 Kasım 2008 Perşembe

Gıcık Olunması Gereken İnsanlar

Eğer bu insanlara gıcık olmuyorsanız meleksiniz:

Adım başı stand kurmuşlar Çarşı çevresinde. Yakalayıp sözde 30sn konuşmasını yapıyor, dinlemek zorunda değilim, cevap vermek zorunda hiç değilim. Ama benim hangi kredi kartını kullandığıma kadar kendinde sorma lüksünü görüyor. Eğer iyi bi zamanına denk gelmişse "30saniyeniz var mı?" sorusuna "var" diye cevap verme gafletinde bulunabiliyorsun. Ki ben yaptım çok pişmanım. Üstelik ikinci sorusuna- "öğrenci misiniz?" - "evet" dersen yandın. Demiceksin ne soruyorsa hayır diceksin. Yoksa beynini şişirirler. Ama bu sefer abarttılar. Yukardan standın önünden geçenleri izliyorum. Kız zamanım yok diyor, çocuk peşinde yürümeye devam ediyor anlatarak. Tam dayaklıksın onu yapan şahsiyet! Tamam bir para karşılığında yapıyorsun bunu, ne kadar çok insanın adını alırsan o kadar kazanıcaksın belki de ama banane!. Yolda yürürken zırt pırt üstelik aynı bankanın standına hesap vermek zorunda değiliz. Kredi kartı isteyen gider bankaya alır. Nedir yani. Aa stand varmış kredi kartı alim bari diyen mi var??

Bi iş yapıyorsun, düzgün yap kardeşim. Rahatsız etme milleti. İnsan özgürce yürüsün okulunun içinde. Cevap verme kibarlığı gösterenin neden beynini şişiriyorsun? Evet gıcık alıyorum sizden. Özellikle de o kel olan!

03 Kasım 2008 Pazartesi

"Mustafa"yı nasıl bilirdiniz?

Bir sürü eleştiri geldi, ama beni en çok etkileyen Bekir Coşkun'un Atatürk 'Mustafa'yı görse... yazısındakidir. Şöyle yazmış:

Atatürk:

"Pekiiii... Aziz milletimiz sinemaya girip, aziz askerlerimizin cephelerde elde ettikleri muazzam zaferleri vefa hissiyatları içinde mi seyretmekte?.."

İsmet Paşa:

"İnsani yön belgeseli hesabıyla bakmaktadırlar, gece karanlıkta önderimiz ne yapmakta..."

Ata:

"O karanlık gecelerde uykusuz kalıp bir hür vatan yaratma sancılarımın acısını anlamışlar demek ki..."

İsmet Paşa fısıldayarak:

"Hayır, bir oturuşta büyük rakı içtiğiniz, gece karanlıktan korktuğunuz ima edilmekte..."

Atatürk hüzünle:

"Buna asıl aydınlıktan korkan hilafetçiler sevinecekler... Onlar hálá dergáhlarında oturuyorlar mı İsmet?..."

İsmet Paşa:

"Hayır Gazi Hazretleri, devletin tepesinde oturuyorlar..."

Bu yüzden biraz ön yargılı gittim filme. Ama ilk saniyesinden itibaren gözlerim dolmaya, tüylerim diken diken olmaya başladı. Yer yer dolan gözlerimdeki yaşları tutamadım. Ama o çok konuşulan sahne geldiğinde eleştirilere hak verdim. Gece karanlıktan korkan bir Atatürk hayal edebiliyor musunuz? Nice yiğitlikler göstermiş Atamız gece yakacak mum bulamadığı için yaverinden gaz lambası isteyecek ve "karanlıkta uyuyamıyorum" diyecek. Benim aklımdaki Atatürk'le çok ters düşen bir sahneydi. Belki de hayattaki en büyük kahramanımı böyle düşünmek istemediğimden.

Şapkanın dinsizlik simgesi olarak görüldüğü dönemde şapkayı getirdin, hiç kesmediğin bıyığını kestin, güzellik yarışmasını getirip Türk kadınını dünyada yarıştırdın. Şimdi her şey tersine dönüyor Atam. Ayaklar baş oluyor.

02 Kasım 2008 Pazar

Yılmaz Özdil'i seviyorum

Böyle bir yazar ben başka görmedim, okumadım. Yazdığı her köşe yazısı bu kadar mı yerinde olur. Hani bir deyim vardır ya bir kelimeyi çıkartsan o yazının anlamı kaybolur diye. İşte Yılmaz Özdil'in yazıları da böyle. Ne bir kelime fazla ne bir kelime eksik. Ayrıca bu kadar yumuşak bir dille bu kadar güzel eleştirilir ancak.

Sabah sabah okuduğum şu köşe beni bunları yazmaya itti. Eğer okumuyorsanız çok şey kaçırıyorsunuz diyerek şöyle bir link verim.

Dansa doyduk...

Aslında bu gece müzikal Miss Saigon'a gitmeyi planlıyorduk, biletlerimiz de vardı. Cuma ve cumartesi olan müzikale bileti ne akla hikmetse cumartesine almışız ve cumartesi olan dans yarışmasını-üstelik uluslararası üstelik burnumuzun dibinde- hiç hesaba katmamışız. Müzikale de gitmek istiyordum ama dans yarışması da kaçmazdı. Baya bi ikilemde kaldıktan sonra, dans yarışmasını tercih ettik. Elimizde biletler kaldı tabi. Üstün pazarlamacılık yeteneğimi kullanarak biletleri satmayı başardıktan sonra ve biraz da nasıl olsa bu müzikal ikinci dönem bir daha gelir düşüncesiyle Büyük Spor Salonu'nun yolunu tuttuk.Gittik dans yarışması nasıl oluyormuş öğrendik. Entellektüellik seviyemiz(!) arttı. Yaklaşık 1 buçuk saat öncesinden en öne oturduk fotoğraf çekeriz diye. Odtü Geleneksel Cumhuriyet Kupasının bu sene 7.siymiş. Her sene Cumhuriyet Bayramı haftasında yapılan uluslararası bir yarışmaymış. Çoğunluğu Türk olmasına rağmen bir kaç çift yabancıydı hakkaten. 3 saat boyunca dansa doyduk diyebilirim. Makinem de bi o kadar dansa doydu ki 250 tane dans fotoğrafıyla hafızası doldu. Napıcam o kadar fotoğrafı bilmiyorum. Aslında biliyorum- silicem:) Şöyle bir kaç kare silmediklerimden:


İlk başta 19 çift vardı ve 6+6+7şerli 3 grup halinde dans ettiler. Hepsini aynı anda izlemek kolay bi iş değil tabi. Onlar yerine ben yoruldum. Elenme yöntemiyle en son 6 çift kaldı ve tek tek dans ettiler. Bu sefer hakemler de puan verdi. Biz sanıyoruz ki 6 puan alan en iyi, 1 puan alan en kötü. Meğersem tam tersiymiş. 1 demek 1. olmasını istiyorum demekmiş. Bunu ödül töreninde öğrenmemiz komik oldu. İtalyan çift hep 1 puan alıyor diye pek bi üzüldük onlar için, daha çok alkışladık üzülmesinler diye filan :)))

Düşük puan aldılar diye üzüldüklerimiz...


Ödül töreninden önce bir süpriz vardı ki çok sevindim. Tango hocalarım da gösteri yaptı. Pek bir şirinlerdi yine. Çok seviyoruz onları. Hem de Japonya'ya ülkemizi temsil etmeye gidiceklermiş Arjantin Tango dalında. Tebrikler tebrikler onlara:)

31 Ekim 2008 Cuma

En güzel gece plansız gecedir:)

Dün öğlenden başladım aslında Yasemin Mori'ye gidelim demeye. If Performance Hall'e geliyormuş, günler öncesinden Facebook sağolsun öğrenmiştim. Bugünkü olacağımız dandirik quiz sebebiyle herkes bi isteksizdi. Gitsek aslında gündüz çalışıp filan dedik. Ama akşam olunca kimseden tık yok. Saat 10'a kadar üstümü değiştirmeden bekledim birileri arar da gideriz diye. Ama yine tık olmayınca, ümidimi kestim. Pijamaları geçirdim üstüme oda moduna geçtim. Saat 23 civarı aklımın ucundan belki gelir diye bile geçirmediğim oda arkadaşım(çünkü bu sabah midtermü vardı) bir gaza geldi ki sormayın. "Hadi kalk gidiyoruz!" Ben hiç itirazsız 4buçuk dakkada filan üstümü değişip hazır ve nazır bi şekilde bekliyordum.

2 senelik ortak hayatımızda Burcu'yla hiç bu kadar plansız bir çıkış yapmamıştık. En fazla yaptığımız plansızlık okuldan 10 dakka uzaklıktaki Şampiyon kebapçıya gitmek olabilir hatta. Ama ikimizi de böyle bir şey lazımmış ki, ağzımızı toplayamıyorduk bir türlü.

Yasemin Mori 9 şarkısıyla If'i ağzına kadar doldurmuştu, helal olsun kıza. Zaten 1.00 civarı sahneye çıktı. 9 şarkısını da söyledi, birini de tekrar söyledi toplamda 10 şarkı söyleyip indi sahneden. Çok konuşkan bir insan değil kendisi, pek de heyecanlıydı. Doğal bir güzelliği var kabul ediyorum, ama 15 filan gösteriyor:) Mtv'de izlediğim -aslında çok tahammül edemediğim-röportajından sonra pek önyargılıydım kıza karşı. Pek geçti de sayılmaz o önyargım. İzlerseniz anlıcaksınız...

5 dakkada atlayıp gittiğimiz ve çok mutlu döndüğümüz bir geceydi. En kötü gecemiz böyle olsun!

Not:Burcu odada Mori'den başka birşey çalmaz oldu. İsyanlardayım...

Yazımı Durmaz'ın gözünden bir adet Mori'yle bitiriyorum:

30 Ekim 2008 Perşembe

Herkese lazım...

Gece 1'de canın kokoreç istediğinde, "hadi çıkıp yiyelim" diyebilecek,
gitmek istediğin konsere son dakka çağırdığında hemen gaza gelip sana eşlik edebilecek,
gece canın sıkılıp arayınca uyuyorsa bile uyanabilecek,
en mutlu anında sırtını sıvazlayabilecek,
çok dandik bir derdinde bile ciddi ciddi saatlerce konuşabilecek,
deli dolu çılgın...

işte o benim canım :)

28 Ekim 2008 Salı

Sergi yapmak güzel şeymiş

Sergiyi bugün ben açtım, epey gelen de oldu. Bazıları çok ilgili. Sorular soruyor, fotoğraflar üzerine yorumlar yapıyor. Bazıları da hızlı hızlı bakıp çıkıyor. Benimkinin hangisi olduğunu merak edenler de oldu. Fotoğraf üstüne tartıştık filan. Pek bi güzelmiş sergi olayı.

Sergi açma fikri Onur'dan çıkmış. Rektörlük de desteklemiş, afişleri filan hep karşılamışlar sağolsunlar. ctm.mixxt.com'dan üye olup, fotoğraf yükleniyor ve sergi kurulu beğendiklerini seçiyor. Bana biraz torpil var gibi geldi ama neyse :) Ben de fotoğrafı geç yüklemişim meğersem, haberim yoktu son yükleme tarihinden. Hatta ilk başta sergi olacağını bile bilmiyordum ama neyse öğrenmiş oldum. Bir de baskı kalitesini pek beğenmedim. Çünkü fotoğrafçıya bastırmadık da okuldaki Teknoart diye bir yere bastırdık ucuz diye. Bir dahaki sergiye daha iyi olur diye umut ediyoruz.


Bu arada Blogspot açıldı, gözümüz aydın. Ben hiç açılmıcak zannedip blogcudan hesap aldım. Oraya yazmaya devam ettim. Buraya da kopyaladım hepsini aynen. Çok sevindim çok!

Hafta güzel başladı...

"3 çift dans edicek onlardan biri de biziz. Hepinizi bekliyoruz" diye bizi de çağırdı tango hocalarımız. O kadar da şirinler ki. Danslarından gözümüzü alamıyoruz. Madem böyle gösterilerine de gidelim dedik.

Tango + grubu 6 müzisyen ve 6 dansçıdan oluşuyordu. Piyano, keman, kontrabas ve bandoneon diye ilk defa gördüğüm bir alet çalıyorlar. İlgi aslında çok fazla onların üzerinde değildi, vokaller ve dansçılardı ön planda olan. Vokalleri çok beğendik, ama dansçıları daha çok beğendik. Biz de böyle oluruz diye ümitlendik. Çünkü bizim bayan hocamız tangoya başladıktan sadece iki sene sonra Türkiye'de ikinci olmuş partneriyle. Diğer dansçılar da çok iyiydi, her çift ikişer defa dans etti ve en sonda da hepsi dans etti. Görüntü çok güzeldi uzaktan da olsa. Kameramı da götürmeyi unutmasaymışım daha iyi olacakmış.

Daha bi hevesle gidicem artık tango derslerine bu güzel gösteriden sonra.

Bu arada ilk defa bir fotoğrafım bir sergide çıktı. Odtü fotoğrafları sergisi açıldı bu hafta Kütüphane Sergi Salonu'nda. Hepsi öğrencilerden oluşan fotoğrafçıların fotoğrafları bir elemeden sonra seçilmiş. Seçenler de öğrenci, yani kısaca öğrenci işi bir olay. Devamı da gelicek. İlk defa sergide olmaktan dolayı da ayrı bir mutluyum. Tripodum da geliyor nihayet, yeni bir seriye başlamayı düşünüyorum. Nasıl olacak bakalım.

Daha sınavlara çok var diyip çalışmıyorum, fena patlicak gibi geliyor. Bana en kısa zamanda kütüphane yolları göründü, mesela yarın. Evet evet yarın bütün gün çalışmalıyım.

Rüya mıymış?

Aslında sıkıcıdır dinlemek. Ama biz de çok seve seve, yaşaya yaşaya anlatırız kendimizinkini. Karşıdaki dinlerse daha da bi hevesle devam ederiz her hatırladığımızı anlatmaya, ve tepki bekleriz. "Hayırdır inşallah!", "Tersi çıkar derler, takma kafana", "Ömrü uzucak ömrü" gibi.

Olmayacak ve olmamış bir olayı anlatmaya neden bu kadar meraklıyız? Hepimizin içinde bir senaristlik mi var da sanki gece o senaryo rüyaya girmiş de mutlu olmuşuz gibi. Aslında rüyamızda kendi filmimizi izliyoruz. Hiç çekemeyeceğimiz ya da hiç izleyemeyeceğimiz. Filmimiz mutlu bitince sevinerek uyanıyoruz, sinema salonundan mutlu çıkmak gibi. Kötü bitince de çok etkileniyoruz ama 10 dakikaya etkisi geçiyor. Bir filmin etki süresiyle aynı.

O film bizim. Ballandıra ballandıra anlatmakta çok da haksız sayılmayız. Anlatanı da bi zahmet dinleyelim artık.

Testere ∞'a gidecek gibi...

Bu seri bitmeyecek bence. Herkes 6'da bitecek diye bilse de bence yanlış. Sonsuza gider bu seri. Böyle dediğime bakmayın Testere 1-2-3 hayranlığım 4. filmde sekteye uğramıştı(?!). Bu ne ya keşke 3. de bitirselerdi diye düşünmüştüm. Hele ki sonundaki şu cümle iyice gıcık olmama sebep olmuştu: "Game is not over!". Tamam bitmiyor da bunu biz nasıl olsa bir yerden duyardık bir şekilde. İlla gözümüze soka soka böyle söylemenin alemi yoktu.

Dün gece izlediğim 5. film yine beni benden aldı. Bu sefer tamam olmuş bu 6. filmi merakla beklicem dedim. Ve senaryoya bir kere daha hayran oldum. Çoğu insanın tepkisi "ıyyy ne o öyle vahşet!" şeklinde olsa da bence alakası yok. Evet vahşet var, yok demiyorum. Ama senaryonun içinde hiç gözüme batmıyor o vahşet benim.

Böyle bir seri bir daha gelmez. Hepsi 5. film gibi olsun, isterse sonsuza kadar gitsin. Hepsini izleriz. Evet evet izleriz.

Odtü Kısa Film Festivali

İlk tepkim:"Gerçekten çok amatörler!" oldu. Ama bir yandan da onlar için üzüldüm, çünkü şans hiç onlardan yana olmadı. Odtü Sinema Topluluğu'ndan bahsediyorum. Ya bilgisayarları bozuldu, ya ses sistemi iyi çalışmadı. 4 gün süren festivalde (festival kelimesini duyunca samba yapan kızlar aklıma gelse de) -belki de gösterim demek daha doğru olur- epeyce çok kısa film gösterildi. Ben de boş zamanlarımda gitmeye çalıştım, 15 civarı film izlemişim. Aralarında gerçekten güzelleri, düşündürenleri vardı. Bazıları da gereksiz yere uzatılmış ve yer yer sıkıcıydı.

Aklımda kalan filmlerden ilki aslında kısa film değil 56dakikalıktı. "Peki ya Londra" bu sene Altın Portakal'da da aday olan gayet profesyonelce çekilmiş bir filmdi. Londra'da kocaman bir evde yaşayan 10 küsür değişik ırktan insanın hikayeleri anlatılmış. Biraz belgesel tadındaydı ama sıkmadan izlettirdi kendini. Eski bir pubdan ev haline dönüştürülen evin en büyük özelliği her isteyenin gelip yerleşebilmesiydi. Bir yanda Londra'nın herkesi çektiğini ve gelenin bir daha dönmek istemediğini anlatırken bir yandan da hayatından hiç memnun olmayan, sırf ailesi oraya yerleşmiş diye orda yaşayan insanları da göstermesi güzeldi. Londrasever biri olarak böyle bir film izlemek beni mutlu etti.

Diğer izlediğim 10küsür film de aklımda, ama beni gerçekten etkileyen ve bana "iyi ki şuanda burda bu filmi izleyebiliyorum!" dedirten film: "Son Balo". Etkileyici bir ses tonuyla anlatılıyor Atatürk'ün son balosu. Beni çok duygulandırdı. Youtube'a derhal girip izlemenizi tavsiye ediyorum. En güzel filmler cuma cumartesi olacak demişti bi arkadaşım. İyi ki cumartesi günü boş saatlerimde gitmişim de izlemişim dedim.

Bir de içimde kaldı "Lux" filminin yönetmenine şunu soramadım: "Ne anlatmak istediniz?". Adam da hazır gelmiş oraya kadar niye sormadım ki yahu. Filmi anlatıyorum hemen. Dünya'mızın uydusu Ay. Kamera önce çok yakın zumluyor. Sonra yavaş yavaş zumu çekiyor çekiyor, ay küçülüyor, sonra yeniden büyüyor bu sefer bi sağa bi sola çevriliyor kamera. Evet bu kadar. Ay'ın yüzeyindeki şekilleri sanki soyut bir resme bakıyormuşum gibi izledim. Hatta öpüşen bir kadınla adam bile gördüm Ay'da. Acaba gerçekten bunun için mi çekti şu an çok merak ediyorum.

Bunun yanında belgesel tarzı filmler de vardı epeyce. Bilgilendiren ve kültürleri tanıtan "Son Zahireci", "Tarlabaşında Neler Oluyor", "Gezici Nalbant", "Ağıtçı Kadınlar" gibi. Diğer 1 dakikalık filmlere nazaran daha uzun ve daha sıkıcı olmalarına rağmen, böyle filmler de yapılmalıydı zaten.

Odtü Sinema Topluluğu gelecek sefer daha profesyonel bir festivale imza atar diye umut ediyorum. Her aksiliğe rağmen güzel bir etkinlikti.

20 Ekim 2008 Pazartesi

Zaman Makinesi

İlkokulda televizyonsuz bir yaşam düşünemezdim, orta okula geçince cep telefonsuz bir hayat düşünememeye başladım, liseye gelince bilgisayarsız. Teknoloji bizi ağına almaya devam ediyor. Bu durum beni çok hüzünlendiriyor.

Eskiden televizyon yokken insanlar mutsuzlar mıymış? Hayır. Cep telefonu yokken hayat duruyor muymuş? Hayır. Bilgisayar olmadan arkadaşlıklar sağlam olmuyor muymuş? Hayır.

Peki neden durumumuzdan çok şikayetçiymişiz gibi bu teknolojik aygıtlara bağlanmışız bir anda?

İnsanoğlunun doğasında tembelliğe meyil var. Eskiden biz çocuklar okuldan gelir gelmez aşağı inip hep beraber oyun oynardık sıkılmadan, ta ki annelerimiz yemeğe çağırana kadar. Şimdi kuzenime "canım inip arkadaşlarınla oynasana" dediğimde "Ama bilgisayar oynuyorum, birazdan da Selena başlıcak inemem" diyor.

Artık internet olmadan hiç bir iş yürümüyor. Eskiden de dünya dönüyormuş. Peki ama nasıl? Bunu hayalimizde canlandıramıyoruz bile şimdiki gençler olarak. Bir de bundan 30 yıl sonrasını hayal etmeye çalışalım. Sosyal yaşamın internetten aktığı, herkesin işlerini evinde internetten hallettiği, artık öğrencilerin okula gitmediği internetten eğitim aldıkları, arkadaşlıkların sadece internet üzerinden olduğu bir yaşam düşünebiliyor musunuz? Bence çok rahat düşünüyoruz, çünkü şu an bu duruma o kadar yakınız ki aslında. İşte bu durum beni gerçekten hüzünlendiriyor. Ben daha "doğal" bir yaşam istiyorum.

Msnde konuşmak yerine karşılıklı oturup birer kahve içmek bu kadar zor mu? Hayat çok mu kısa ki her şeyi aceleye getiriyoruz... Bir yerlere sürüklenip gidiyoruz ama farkında değiliz.

Bir zaman makinesi olsa da geriye gidip o tadı alabilsem, "doğallık" tadını...

16 Ekim 2008 Perşembe

İstanbul-Gezilecek Şehir

Pek bi özgür kız modundayım bu aralar tabiri caizse kıçımın üstünde oturamıyorum. İstanbul'a gidim dedim bu sefer. 3 gün öncesinden karar verdim ki bu benim için programsızlık sayılırdı. Son gün biletimi almaya giderken sevgili oda arkadaşım da gaza geldi "ben de gelcem ulen" diye. Beraber biletlerimizi aldık.

İstanbul gezilicek şehir tamam da ben bu kadar deniz görmeye alışık bir insan değilim, 3 gece 4 gün bana yetti de arttı bile. Neler yapmışım hatırlayim...

İstanbul Modern Sanatlar Müzesi:

En dikkatimi çeken ve dolayısıyla aklımda kalan ressam Fahrelnisa Zeid idi. Giderek değişen çalışmalarını görme fırsatımız oldu. Önce sade portre çalışmalarıyla başlayan ressamın giderek nasıl karmaşık, soyut, ayrıntı dolu resimlere geçtiğini gördük. Enteresandı.

Bir de "İnsan Halleri" adlı fotoğraf sergisi aklımda kaldı. Bir tarafta ölü taklidi yapan insanların fotoğrafları, diğer tarafta yola konulmuş siyah bir perde önünde sokaktan geçenlerin durup poz verdiği fotoğraflar. Koridorun sonuna bir defter konulmuş ve canın isterse fotoğraflarla ilgili bir hikaye uydurabiliyorsun. Aslında fikir güzel ama fotoğraflar bana çok ilham vermedi. Önemli olan fotoğrafın içeriği değilmiş de akla gelen yaratıcı bir konseptmiş imajı vardı. Deftere biz de yazdık bir şeyler, eleştirdik.

Leb-i Derya:

Kumbaracı yokuşunda kapalı, karanlık yerlerden sıkılan entellerin takıldığı süper bir yer. 4 katlı bir binanın en tepesinde. Merdivenlerden çıkarken karanlık bir yere giricez hissi vardı bende. Ama bi çıktık ki apaydınlık! Manzaraya diyecek laf bulamıyorum. Gerçekten süper! Yemekler de güzeldi...
İşte manzara...

Boğaziçi Üniversitesi:

Canım arkadaşım İdil'in okulu. Pazartesi günkü gezimize ordan başladık. En son lisede gelmiştim ve manzarasına hayran kalmıştım. Manzarasının dışında otantik bir havası var okulun. Eski binalar, koyu gölge yapan ağaçlar... Güzel gerçekten, allah sahibine bağışlasın :) Biz de bu otantik havayı değerlendirip bol bol fotoğraf çektik.
İdilim kokoşum:)

Kale'de kahvaltı:

İstanbul'a gidince klasik... Bebek'te kahvaltı yapılır ya hani, bal kaymaklı, hellimli... İşte biz de o klasiği yerine getirelim dedik ve denize nazır kahvaltımızı da yaptık.

Pazartesinin Dezavantajı:

İdil'in pazartesi hiç dersi yokmuş, sevindim. Tüm gün gezeriz o müze senin bu sergi benim Dolmabahçe'sinden Dali'sine... Allah'tan Dolmabahçe'nin kapalı olduğunu öğrendik de oraya kadar gitmedik ama bir hevesle Dali sergisi nasıl olsa açıktır diye Bebek'ten 2700 metre yolu sahil kenarından yürüye yürüye fotoğraf çeke çeke gittik... Kapıda karşılaştığımız kocaman demir parmaklıklar pek de iç açıcı değildi.
İdil otostop çeker gibi yaparken...:)






















Köprü bacağıyla alternatif fotoğraf çalışması :P



















İdil'in gözünden bir adet net Ece:) Nadir net fotoğraflarımdan...

Starbucks Bebek:

En güzel Starbaks Bebek'teki sanırım. Ayaklarını uzatıyorsun, denize doğru kahvelerini yudumluyorsun. Normalde oturucak yer bulmak imkansızmış kenarda, ama benim şansıma pek bir tenhaydı. Mutlu olduk.

Boğaz turu:

İstanbul'da yaşayanların denizin tadını pek çıkaramadığını düşünüyorum. O acelenin koşuşturmacanın içinde şöyle denize bakıp dinlendiklerini sanmıyorum. Anca böyle misafir gelecek de şehir dışından öyle. Boğaz turu yapmamıştım uzun zamandır. Yapalım, bir klasiği daha yerine getirelim dedik. O dışardan müthiş görünen ama içinde kimsenin yaşamadığı belli olan yalıları izleye izleye 1 saat geçirdik. Kafama fotoğraf makinesi çarptı o arada, halen acımakta İdil hanım(şaka)

J'adore Çikolata Evi:

Son geldiğimde öğrendiğim ve çok sevdiğim şirin mi şirin bir cafe. Sıcak çikolatası meşhur daha doğrusu çikolatalı her şeyi meşhur. Bir Fransız kilisesine bağlıymış. İçerde sürekli dinlendirici ve filmlerde duyduğumuz Fransız şarkıları çalıyor. Sahici eritilmiş çikolata getiriyorlar, meyveli salatası ve fondüsü de başarılıydı. Ha bir de gitmeden önce benim çok büyülü bir suymuş gibi anlattığım ama "bildiğin su bu ya!" olduğumuz kesme bardakta içilen suları var. Orda bir de oda arkadaşımla karşılaştık çünkü en son İstanbul'a gittiğimizde beraber öğrenmiştik J'adore 'u bir daha gitmeden içimiz rahat etmezdi.

Küçük Beyoğlu:

Acayip yaratıcı bir barmenin çalıştığı mekan. Değişik değişik isimleri olan bir sürü içki var. Beyindeki ur, cennet cehennem gibi. Biz denedik tabi. Cennet cehennem düşüncesi hakkaten yaratıcı. Şöyle anlatim. Viski bardağının içinde tekila bardağı var. Kenarlardaki boşlukta meyveler ve tatlı bir kokteyl. İçerdeki bardağın içinde de ateşle yakılan bir içki. Shot yapıyorsun. Yanan içki cehennem oluyor tabi, meyveli kısım de cennet. Fikri çok sevdik, içkiler de güzeldi. Bu arada garson kıza selam ederiz, acayip pazarlıyor içkileri.
Ortadakini daha yakmamışız...

Yerebatan Sarnıcı:

Sultanahmet tarafına da gitmeden geçmeyelim dedik. Zamanımızın kısalığından Yerebatan Sarnıcı'na girdik sadece. Bu mekan halkın su ihtiyacını karşılamak için yaptırılmış vakti zamanında. Bir sürü sütundan oluşan sarnıcın gizemli bir havası var. Yüzlerce sütunun sadece ikisinin altında medusa başları(biri ters biri yan duran) var. Efsaneye göre Medusa uzun siyah saçları olan çok güzel bir kadınmış ve Zeus'un oğlu Perseus'a aşıkmış. Athene de Perseus'u sevmekteymiş ve Medusa'nın saçlarını yılana çevirmiş. O günden sonra Medusa'nın baktığı herkes taşa kesilmiş. Perseus da Medusa'nın başını kesip düşmanlarına göstererek bir çok savaş kazanmış. Bu olaydan sonra herkes kılıcının kabzasına Medusa'nın ters ve yan duran başını işletmiş.
Hımm perspektif...

Dali Sergisi:

Pazartesi kapalı olduğu için giremedim, içimde kaldı. Çarşamba gitmeden önce ziyaret ettik biz de Mcanla. İnsanın aklı allak bullak oluyor bir yandan da hayranlık duyuyorsunuz. Fotoğraflardan el yazmalarına, karalamalarından ve yağlı boya resimlerine yüzlerce eser vardı. Bugüne kadar yurtdışına yollanan en büyük Dali sergisi olma özelliği de var. Sürrealizmin simgesi olan Dali'yi anlamakta her normal vatandaş gibi biz de zorluk çektik. İmkanı olanlar bence mutlaka görmeli.


Gezdim, gördüm, geldim. Ankara beni özlemiş ben onu özlemişim. Biz deniz olmasa da mutlu mesut geçiniyoruz.

Not: Bora, İdil ve Mcan'a teşekkürü bir borç bilirim.

09 Ekim 2008 Perşembe

Kararsızlık En Kötü Karardan iyidir:)

Hasta olsam mı olmasam mı karar veremediğim günler yaşıyorum. Herkes tiril tiril tişörtlerle dolaşırken, kat kat giyiniyorum yine de ısınamıyorum. Ama dışardan baksan turp gibiyim, içimde ne fırtınalar kopuyo bi bilseniz :P

Günlerdir kalorifeer kalorifeer diye sürünüyoruz, herkes hasta oldu(kendimden biliyorum), daha yeni aklına geldi rektörün kaloriferleri açmak (sanki kendi açıyor). Nihayet bugün kaloriferler cayır cayır olmasa da yandı, psikolojik olarak ısınıyoruz en azından.

Perşembe günlerini seviyorum, neden? 1 adet dersim var sadece evet yazıyla bir. E ona da kim gider bilemiyorum ama kendimin gitmediğini biliyorum. Pek bir güzel oluyor ama ben böyle hasta olmakla olmamak arasındaki ince çizgide gidip gelirken çok değerlendiremedim bu durumu. Akşam gideceğim tango dersine enerji toplamakla meşguldum. Evet çok havalıyım tangoya gidiyorum:)

Hocalarımız pek şeker, sevdim kendilerini. Çok özendim hatta ben de dans ayakkabısı istiyorum. Mezun olana kadar eşli danslar topluluğunu zengin edicez gibi görünüyor "official" dans partnerim Alican'la. Hadi hayırlısı.

07 Ekim 2008 Salı

Çantadan Çıkan Süpriz:)

Oturmuş monoton monoton yemeklerimizi yerken kızlarla, arkadaş elinde bi çantayla geldi.

"Bunu buraya bırakabilir miyim? 10dakka bilardo oynicam da."
"Yes, of course you can" filan diye cevap veriyordum ki(niye ingilizce konuştuysam?!) küçük çapta bir çığlık attığımı hatırlıyorum ve herkesin dönüp bizim masaya baktığını.

Dışardan normal bi çanta olarak görünen çantanın içinden mini minik bi kafa çıktı, bana bakıyo! Şaşırdım kaldım. Karşımda dudukla bubuk. Biri kedi manyağı(bubuk), sokaktan kedileri toplayıp toplayıp odaya getiriyor desem yalan söylemiş olurum o kadar da değil de baya bi kanka olur kedilerle. Diğeri(duduk) kedilerden hiç hazetmez, yanaşmaz bile. Ben de orta şekerli.

Aldık çantayı kucağımıza, bubuk tabi üstüne atladı hemen. Pek bi seviştiler kediyle. Çantanın içinden çıkmaya çalışan kedicağızı dışarda dolaşmaya götürdü. Bi hava aldılar geldiler. Arkadaş daha adını koymamış 3 aylık hayvanın. Ne olsa ki diye kafa da yorduk. Fıçı'ya benzettim ben biraz hani Penguen'in kedisi.

Gayet normal şartlar altında başlayan yemeğimiz(gerçi bir tek ben yiyordum) masaya 4. nün de katılmasıyla pek bi şenlendi. Çantadan daha güzel bişey çıkamazdı. Seni unutmiciz minnak(yalan)...:)

Acil Değişikliğe İhtiyaç Var

Herşey Hobby Cafe'ye oturmamızla başladı. Asitli içecek içmeyi bırakmıştım güya ama bir şey dürttü ki fanta isteyiverdim. Gelen fanta şişesini pek bir beğendim, hem de cam. Sonra kafamın üstünde bir ampül yandı ansızın. Neden bu güzel şişeyi vazo olarak kullanmayayım ki?Attım çantaya şişeyi, vermişim parasını yürütmek sayılmaz artık:)

Yemeklerimizi pek anlamadığım bir müzik eşliğinde yedikten sonra(hatta uzun bir süre hala sound-check yaptıklarını iddia ediyordum) kalktık. Bubukun sürekli 1ytlye dolap süsü aldığı Free Shop denen yere gittik. Yürüttüğüm fanta şişesinin içine koyacak yapma çiçek arıyordum. Sonra dükkanda kızların elinde gördüğüm peluş çiçeklerle kafamın üstünde ikinci bir ampül yandı. Bi tane bubuya bi tane bana peluş çiçeklerden de aldım. Sonra bir de suyun içine atınca şişen mini minnacık topları farkettim. Gerçek çiçekleri besleyici özelliği varmış. Onlardan da aldım.

Bubukla pencere kenarındaki masamızı daha da süslemek için yine 1 liraya resim tutturmak için şipşirin tutturgaçlardan(?!) aldık.

Odaya geldikten sonra fanta şişesinin üstündeki fanta yazısının kağıt değil de baskı olduğunu farkettik ki üçüncü ampül o sırada yandı. Üstünü duduşun hediye kabıyla sardım. Gerçi duduk(kimya bölümünde okur kendisi) labdan aseton getirip, fanta yazısını çıkarabileceğini iddia etse de bu haliyle daha güzel oldu. Yaparken kendimi Deryalı Günler programında hissettim, eğlenceli işmiş. İçine şişen miniminik topları da atıp su doldurduktan sonra bir güzel şiştiler.

Çiçekli böcüklü tutturgaçlarımıza doğumgünü hediyem albümümün içinden fotoğraflar seçtik. Bubukla Odtü'de çekildiğimiz ilk fotoğraf ve sevdiğimiz diğer fotoğrafları da koyduktan sonra işimiz bitti.

Uzun lafın kısası, artık 3. yılımıza girdiğimiz odamızda değişikliğe ihtiyacımız var. Duvarlara astığım binbir türlü fotoğraftan sonra bu çiçek vazoyu yaptım ki gözümüz gönlümüz açılsın azcık.

Değişiklik iyidir, moral verir.

06 Ekim 2008 Pazartesi

İyi midir?

-Zırt pırt tatil iyi değildir. Evet değildir yahu. Hadi 3 aylık yaz tatilinden sonra güle oynaya okulumuza dönüyoruz da, daha 2 hafta geçmeden geri eve gidince daha bir farklı oluyor. Alışıyor insan, ayrılması çok daha güç oluyor.

-Yurtta kalmak iyidir. Evet evet iyidir. Bugün bir an mezun olduğum zamanı düşündüm de, 5 yıl aynı odada kaldığımızı bubukla. O 5 yıl süreden sonra nasıl ayrılacağımızı düşündüm. Lobide ağladığımı filan gördüm, rüya gibiydi ama değildi. Mezun olsam en çok neye üzüleceğim de belli oldu.

-24 saat açık kebapçı iyidir. Ama 24 saat açık değilse iyi değildir. Yoldan aç bil aç gelmişim. Şalgam da getirmişim. Yolda hayal kurmuşum kebapçıdan da dürüm getirtirim, şalgam da yanında misss diye. Ama 24 saat açık kebapçı ben istediğim saat açık değil. Hayallerim yıkık dökük cips yedim.

-Otobüsle yolculuk iyi değildir. Tekerleği patlayan otobüsüm yarım saat geç geldi. Ayrıca dolu gelen otobüsü dolduranlar bagajı da doldurmuşlar ve benim narin valizim tuvalette geldi.

-Puzzle yapmak iyidir. Taa geçen sene yaptığım pazıl bubukun pazıl halısında kaldığı için, daha bugün elime geçti. Pek bir duygulandım ellerimle yaptığım pazılı çerçeveyle görünce. Neredeyse ağlayacam o derece. Lakin, odamızda çivi olmadığı için dolabımıza dayalı durmaktadır.

-Kantinde yemek pişmesi iyidir. Ancak kantimizin sahibi Sibel abla, biricik Fatoş teyzemizi usandırıp, işten çıkardıktan sonra kantinde yemek pişmemekte. Ayrıyeten herkesin kantini 00.00 lara kadar açıkken, bizimki normal şartlarda 22.00'de kapanmaktaydı. Bir an önce yemek yapılsın, biz de başka kantinleri kullanmak için giyinip çıkmak zorunda kalmayalım.

-Sabahlık giymek iyidir. Tüm gün evde o kanepe senin bu kanepe benim yayılırken battaniye örtünme derdi de olmuyor. İyidir iyidir. Evde kalan sabahlığımı özlicem.

-Lokum yemek iyidir. Aylardır canım lokum çekiyor. "Şeker" bayramı vesilesiyle bol bol yedim desem yalan söylemiş olurum. Tüm bayram boyunca lokum lokum diye sayıkladım, fakat biricik babamın aklı ben Ankara'ya dönceğim zaman başına geldi. Ve son gün nihayet lokum aldı, hepsini de getirdim. Artık sabah öğle akşam yerim.

-Oda arkadaşının midesinin ağrıması iyi değildir. Otomatikman beraber içemiyorsun. Halbuki tekila hayalleri kurmuştum. Mide ağrıları geçsiinn.

-Arkadaşlarınla 1 hafta görüşmemek iyidir. Bugün Duduş bubuk ve ben oturup, 2 saat durmadan konuştuk ve farkettik biz iyiyiz evet iyiyiz.

02 Ekim 2008 Perşembe

Emeklilik ne güzel şeymiş!


Küçükken "baban ne iş yapıyo?" diyenlere "emekli" cevabını verdiklerinde kafamda kocaman bir soru işareti oluşurdu. Nasıl yani emekli olmak bi iş mi?

Babam yaklaşık sekiz ay önce emekli olmaya karar verdiğinde annem hafif bir tedirginliğe kapıldı. Hep evde oturucak, nasıl olucak derdi sardı. Fakat babam zaten emekli olmadan önce dedemden kalan bahçeye ne ekip ne biçeceğini araştırmaya başlamıştı. Bir meşgale bulmuştu kendine çoktan. Ziraat mühendislerine soruyor, fidancıları geziyor, internetin başından kalkmıyordu. Sonunda emekli oldu ve işi icraata dökme vakti geldi.

Önce işe taa kaç yıl önce dikilmiş olan ve artık çok meyve vermeyen yaşlı elma ağaçlarını içi acıyarak da olsa söktürmekle başladı. Bahçeyi yepyeni bir sistemle döşedi ve küçük olmasına rağmen normal ağaçlardan daha çok meyve veren bodur elma ağaçlarını dikti kendi elleriyle. İlk başlarda annem bu işten pek hoşnut değildi, çünkü babamın sürekli bahçeye-Adana'dan bir saat uzaklıkta- gitmesi gerekiyordu ve eve çok vakit ayıramıyordu.

Bahçe düzeni oturduktan ve iş sadece sulama yapmaya geldikten sonra, biz de babamla yaylaya gidip gelmeye başladık ki bu yaz tatiline tekabül etmektedir.

Yayladaki ev tee dedem zamanında yapılmış, küçük ve şirin bir köyevi. Her yerinde çatlaklar olan evi yine babam kendi elleriyle yeşile boyadı, çatlaklarını kapattı. Ahşap olan kapıyı, pencereleri daha koyu bir yeşile boyadı ve ortaya daha da şirin, gittiğimiz zaman işimizi gören bir ev ortaya çıktı. Dışarda olan tuvaleti yeniden yaptırdı, daha kullanışlı bir hale getirdi.

Tabi bu sırada annem de boş durmadı, divanlara örtü diktirdi, yastık yaptırdı, mutfak düzenini oturttu. Hatta ortama o kadar uyum sağladı ki, komşularımıza aynı zamanda da akrabamız olurlar bana ve kendisine şalvar diktirdi.

Bu ev ben küçükken gidip geldiğimiz ve hep kalabalık hatırladığım bir evdi. O zaman gözüme daha büyük görünürdü. Yıllar sonra ilk kez gittiğimde önce küçülmüş gördüm evi, sonraları alışınca her türlü yere bukalemun gibi uyum sağladığımdan kocaman bir konaktan farksız gelmeye başladı. Hem de doğal yaşamı çok sevdiğimden, kitaplarımı alıp alıp babamlarla gitmeye başladım yaylaya. Orda kitap okuması daha bir zevkli. Araba sesi, televizyon sesi, müzik sesi hiç bir şey yok orda. En fazla yandaki evden gelen çocuk sesi olabilir. Birinde kitabım bitmişti de ne dertlere düşmüştüm. Köyde kitapçı var mıdır diye bile bakmıştık.

Annem de ayrı bir bağlandı oraya. Arada sırada söylense de düzenimizi tam oturtamadık diye, kendi eliyle ektiği biberleri domatesleri toplamaya bayılıyor. Salataya doğrarken ayrı bir gururlanıyor, hele turşu kurarken boy boy şişelere. Adana'nın sıcağından kaçıp, sepserin o havada oturmak bile hiçbir şeye değişilmez. Abimse çok ilgili görünmüyor, uzaktan bakıyor bahçeye sadece. Yardım etmek gibi bir işe hiç girişmiyor, onu asıl ilgilendiren mangal sefamız.

Babam iyi ki emekli oldu da, bahçeyi nerden nereye taşıdı diye düşünüyorum. Adana'da hepimiz evde olsak bile aynı odada toplanamıyoruz. Orda ise hep biraradayız. Babamın ve annemin en büyük zevki de bu olsa gerek.

Ve yazımı her yüz kişide birinin böyle bir fotoğrafı olduğu için çok kıskandığımdan şu fotoğrafla bitiriyorum:


Eklenti: İlk elmamızı bugün yedik, pek bi lezzetli oluyomuş:)

01 Ekim 2008 Çarşamba

Bayram Ne Demek Anne?

Ben de isterdim ilerde çocuklarıma "ah o eski bayramlar ne güzeldi" diyebilmeyi. Ben de bayramları yaşayabilmişlerden değilim. Belki de büyüklerin bayramları çok övüp zihinlerimizde ütopik bir hale getirdiğindendir. Belki de bayram zaten böyle birşeydir.

Bayram benim için nedir ne değildir?

-Bayram ilk gün dedemlere gitmektir ve tüm gün onlarda oturmaktır. Çok geniş olmayan sülalemizle orda buluşmaktır.(Hele bu sene ailenin çoğu büyüğü yaylada olduğundan sadece teyzemler, dedemler ve bizdik.)

-Bayram harçlık almaktır ve harcamayıp biriktirmektir.

-Bayram öğle yemeğini dedemlerde yemektir.

-Bayram eve çikolata almaktır. Sonraki bir ay bitmeyen o jelatinli çikolataları yemektir.

-Bayram annemin şam tatlısı yapmasıdır. Şam tatlısı bayram tatlısı gibi gelir bana.

-Bayram yeni kıyafetler almak değildir. (Küçükken her bayramdan önce Benetton'a giderdik. Ortaokulda aldığım bi kazağımı hala giymekteyim:) ) Artık büyüdük galiba, yeni kıyafet alma adetimiz kalmadı.

-Bayram sabah erken kalkmak değildir. Erken kalksak da gidicek çok kapımız olmadığından evde otururuz.

-Bayram büyüklerin mendil vermesi değildir. Mendil ütopik bir simgedir.

-Bayram çocukların kapı kapı dolaşıp harçlık istemesi değildir.

Evet, ben şimdi çocuklarım olduğunda onlara nasıl anlatıcam bayramı? Üstelik o zamanlar belki de Ramazan Bayramı kalkacakken? Eskiden bayramlar vardı, artık yok mu diyeceğim? Bayram demek tatil demekken, bayramın tatil olmadığını nasıl izah edeceğim?

Not: Herkese çocuğuna anlatabileceği ütopik bir bayram diliyorum.(Evet 3 kere ütopik dedim)

Eklenti: Hala sabahlıkla oturuyorum ve ilk defa sabahlık giyiyorum bunun bayram günü olmasını vurgulamaktayım :)

29 Eylül 2008 Pazartesi

İzmir-ReCoM


İyi ki üşenmemişim de gelmişim dedim İzmir'e. Esas amacım İzmir'i bir daha gezmekti. Estiem ikinci planda geliyordu. Ama planlar şaştı. "Estiemer" ları çok sevdim. 30 küsür yeni insanla tanışmamıştım uzun süredir. Hepsi birbirinden iyi, birbirinden sıcakkanlı. Anlatacak o kadar çok şey var ki. En iyisi en baştan başlamak.

Perşembe sabahı Alican'la beraber Aşti'ye giderken farkettik ki trafiği hesaba katmamışız ve geç çıkmışız. 9.30 da olan otobüse 9.31'de binebildik. Taksici amca sağolsun üstün performans gösterdi de bizi yetiştirdi. 9 saatlik otobüs yolculuğunda Müge Anlı'dan Esra Erol'a Oktay Usta'dan açık oturuma zilyon tane değişik program izleyerek nihayetinde sıcak ama yağmurlu İzmir'e vardık.

Akşam yemeği yüksek bir binanın tepesindeki restorandaydı(adı da "Tepe" olabilir)ve mükemmel bir manzarası vardı. Yol yorgunluğuyla fotoğraf çekmemişim orda. 3 büyük masaydık ve sadece bir Alman vardı, Jan. Jan Estiem'in Avrupa çapındaki 5 sorumlusundan biriymiş ve Türkiye'deki Recom'larda seminer vermek zorundaymış. Recom'un ne olduğunu da ilk seminerde öğrendik, gelcem oraya daha sonra.
Jan Yan Yun


Güzel bir akşam yemeğinden sonra tanışıp, kaynaşmış vaziyette Alsancak'a bi bara gittik. 3 kere masa değiştirdik, malum 30kişi bir yerde iç içe oturmak isteyince biraz zor oluyor yerleşmesi. Muhabbet ettik, bi gıdım dans ettik derken saatler 12'yi göstermeden kalkmıştık. Yol yorgunuyuz da.







Özlem'in evine yollandık. Şirin mi şirin ayrıntı dolu bir ev. İncelenecek çok şey vardı, ben de boş durmadım fotoğraflarını çektim :)

Evde Twister varmış, durur muyuz oynamadan.En son 10lu yaşlarımın ilk çeyreğinde (:))oynamıştım sanırım. Cüsseler küçükken daha bi kolay mı oluyomuş ne. Birbirimize dolandık, kollarımız bacaklarımız tutuldu, çözülemedik. Eğlenceliymiş ama, kuralları da varmış, küçükken ben bilmiyomuşum.


Derken uyuyakaldık ve sabah ışıkların gözümde patlamasıyla uyandım. Tuvalet sırasından sonra aceleyle giyinip bi Kayseri lokantasına kahvaltıya gittik. Çok şirinimsi bir yerdi, yere yakın masalarda minderlerin üstünde yaptık kahvaltımızı. Otlakçılık hat safhadaydı:)
Kahvaltımız bitince Jan'ın sunum yapması için 9 Eylül'ün bi binasına gittik. Sunumdan önce isimleri öğrenmek için salakça da olsa işe yarayan oyunu oynadık: İsim önüne sıfat koyup senden önceki herkesin sıfatını ve adını söylemece. Daha kısa bi adı yok sanırım :) Jealous Jan gibi. Güzel bir sunumdu, fakat aklında ne kaldı diye soracak olsan, Recom'un ne demek olduğunu öğrendim. Neymiş? Estiem'e yeni katılacaklar için daha deneyimli "Estiemer"larla tanışma, onlarla bilgi alışverişi yapma ve sunumu izleme ve eğlenme fırsatı. Bu toplatıya Board'dan birinin gelmesi zorunluymuş. Board neymiş? Estiem'in 5 genel sorumlusuymuş. Bize de kim gelmiş? Jan:)



Sunum ve konuşmalar akşam üstü bitti ve vapura atlayıp Kordon'a gittik. Kordonu seviyorum ben ya, fotoğraf çekmeyi de seviyorum orda, yürümeyi de, çimlerde oturmayı da. Biraz rüzgar yemiş ve üşümüş olsak da, yemeğe kadar oyalandık. Yemekten sonra bizi muhteşem bir gece bekliyormuş da haberimiz yokmuş. Gece Ooze Venue diye bir yere gittik. İzmir'in en tutulan mekanlarındanmış. İçeri girince çok kıskandım mekanı, Ankara'da böyle bir yer yok diye. Üstelik çıkan grup(Çirkef) da müthişti. Çok sevdiğim şarkıları seçmiş gibi çaldılar birer birer. Coşturdular. Kısaca süper bi geceydi.





Geldik cumartesi gününeee. Gündüz yine bir önceki günkü toplantı salonunda bir takım Estiem konuları konuşuldu, tartışıldı. Daha sonra yine Kordon'daydık. Tavla, nargile keyfi yaptık. Kızlarağası Hanında çok telveli fincanda pişen meşhur Türk kahvesinden içtik, fal baktık. Derken akşam gideceğimiz fasıl mekanına doğru yürümemiz gerekiyordu. Resmen bütün kıyıyı yürüdük, sorun yürümekte değildi aslında, yediğimiz feci rüzgardaydı. Baş ağrısı filan Okyanus denen yere gidince kalmadı tabi. Fasılcı amcalar süper coşturdular. Bi tane fotoğrafçı amca da fotoğraflarımızı çekip çekip 5liraya kakaladı bize. Biz de paşa paşa aldık elimizde zilyon tane fotoğraf makinesi yokmuş gibi.

Gece orda da bitmedi evde eğlence devam etti. Özlem'in bir sürü ıvır zıvırıyla fotoğraflar çekildik, yine Twister oynadık. Çocukluğumuza doyduk.












Ve son gün, turistik gezimiz başladı. İlk durağımız Efes Antik şehir. Kapıda beklerken bir sürü portre fotoğrafı çekme fırsatı da buldum. Güzel çıkan fotoğrafların takdirini fotoğraf makinem alıyor zaten hep. "Makine iyi çekiyormuş ya". Bekledik bekledik ve hepimizin birer Müze Kartı oldu. Artık o müze senin bu müze benim gezeriz. Görkem Efes'i bildiği kadarıyla bize anlattı gezerken. Tabi zilyon tane turistin rehberlerinden de otlandık.


Efes'ten aklımda kalanlar :

Bir: Nike logosunu ve Just do it felsefesini Nike tanrısından almış.Neden tik işaretini almış onu da çözemedik. :P
İki: Kafası olmayan heykeller ve arkasına geçip poz vermeler şöyle ki:

Üç: Toplu tuvaletler :)Dört: Antik tiyatronun ortasında Estiem şarkısını söylememiz(Hareketlerle beraber) ancak bizden önce başka yaşlı bir grubun davranıp şarkı söylemeleri ve bizim onlardan görüp de söylemişiz gibi görünmesi :)

Efes'ten sonraki durağımız Şirince köyüydü. Hakkaten de şirin bir yer, genelde taş yokuşlardan oluşuyor, sokakların kenarlarında teyzeler el işi örtüler, örgü çoraplar satıyor. Ve meyve şarabı çok ünlüymüş. Bazı yerlerde meyveli şarap olmaz o likör olur gibi tartışmalar yaşanmış hatta şarap denmemesi üzerine dava açılmış. Bence de şarap meyveli olmaz o başka bişi olur ama tatları güzeldi. Hepsini birer birer denedik, kavunlusundan vişnelisine, elmalısından ahududulusuna, şeftalilisine... Ekmeği de çok lezzetliymiş ama ben unuttum almayı. Bir de dilek havuzu var. Havuzun dibinde genişçe bir delik var, atılan para o deliğe sokulabilirse dilek gerçekleşirmiş. Biz de otobüste bize hediye edilen t-box tshirtlerin içindeki 1centleri attık. İki kişi sokabildi sadece. O kadar kolay bişi değilmiş meğersem. Bir de en tepede manzaralı bir kilisesi var. Minik bir kilise ama içinde epeyce oyalandık, fotoğraf çekelim derken.

Maalesef ki Şirince son durağımızdı, karnımız acıkmış İzmir'e döndük. Bir kebapçıda hep beraber son yemeğimizi yedik. Ayrılma anları biraz üzücüydü. Alışmıştık birbirimize ve bir daha kim bilir ne zaman görüşecektik.

Son olarak teşekkür mektubu:
-Çok iyi insanlarla tanıştım, hepsini ayrı ayrı sevdim.
-Estiem'e daha çok ısındım ve devam etme kararı aldım.
-Bütün organizasyonu düzenleyen Yazminciim çok yoruldu, çok kafa yordu fakat çok iyi bir etkinlik ortaya çıktı. Ulaşımdan yemeğine bir an bile daha iyisi olabilirdi demedim. Ona burdan çook teşekkürler.

-Her gün en az 15 kişiye evini açan tatlı mı tatlı Özlem'i de çok sevdim. Vedalaşamadık onunla, sana da çok teşekkürler Özlem:)
-Bir sürü güzel fotoğraf çekme fırsatı da bana doğdu, bunun için ayrı bir mutluyum: http://ecec.deviantart.com/
-Son olarak katkısı olan bütün 9 eylül'lülere ve bütün katılanlara çok ama çok teşekkürler. Ankara'ya her zaman bekleniyorsunuz...

24 Eylül 2008 Çarşamba

Orta yaşlılara yönelik Açılış Konseri

Odadaşım sağolsun bize açılış konserine bilet almış. Adını hiç duymadığım Tanini Trio diye bir grup. 3 kişiden oluşuyor. Biri piano, biri kanun, biri de ney çalıyor. Gerçi bir de konuk perküsyonist vardı. Daha önceki deneyimlerimden öğrendiğim kadarıyla bana böyle çok sanatsal şeyler pek yaramıyor. Uykumu getiriyor bildiğin.

Bu sefer pek beğendim. Arada bazı şarkılarda dansçılar çıktı(Işık düzeninden pek memnun kalmadık çünkü dansçılar karanlıkta kalıyordu, hep de çalanları aydınlatmak da olmaz ki)
En arkalarda oturuyorduk, fotoğraftan da bellidir.

Kanuncu Odtü'den mezunmuş. Baya bi emeği geçmiş, Klasik Türk Müziği Topluluğunun kurucusuymuş filan.

Piyanist çok bi espriliydi. Kırdı geçirdi. Konserin ikinci yarısında da bir süpriz yaptı. Notalara bazı yerlerde harfler, bazı yerlerde de rakamlar verilirmiş. Seyircilerden birinin telefon numarasını istedi. Ortaya çıkan notalarla öyle güzel bir beste yaptı ki. İnanamadık kulaklarımıza vallahi. Diğerleri de ona eşlik ettiler. Bu da piyaniste süpriz oldu.

Perküsyonisti büyük bir hayranlıkla izledik. Keşke ben de bi tıklatsam o alete diye geçirdim içimden.

Kanun neydi öyle. Bu kadar güzel çalınır anca. Hepsini ayrı bi istekle dinledik. Ah ulen keşke keşke...

Gelenlerin yaş ortalamasından anladık ki bu sene açılış konseri daha çok öğretim üyelerine yönelik. Ben okula ilk geldiğim sene gayet de Şebnem Ferah'la Mor ve Ötesi gelmişti.

Ara sıra alkışla eşlik etmek dışında pek katılamadık şarkılara. Ama beyfendiler hanfendiler bir huşuyla(hı?) söylüyorlardı şarkıları. Evet bizim nesil bilmiyor sözleri.


Yarın yolculuk var. İzmir bulutlu, yer yer yağmurlu 20 derece.

23 Eylül 2008 Salı

Okul Olsa Ama Ders Olmasa

Okul açıldı, tam tamına 5 iş günüdür derse gidiyoruz amma ve lakin elimizde bilgiye dair hiç bir şey yok. Bu durumdan hiç şikayetçi değilim. Üstüne üstlük 9 günlük bayram tatilini 11 gün yapacağım için sadece 1 gün kaldı. Neden 11 gün tatil yapıyorum? Çünküüü İzmir'e gidiyorum :) Toplamda 3 gün kaldığım İzmir'i pek bi sevdim. Bayram tatili de zaten çok uzun deyip bu fırsatı değerlendiriyorum.

25-28 eylül tarihi arasında Estiem (Avrupalı Endüstri Mühendisleri hedesi) İzmir'de buluşuyormuş. Estiem bahane İzmir şahane deyip Alican'la biletlerimizi alıyoruz. Gerçi Alican zaten İzmir'e gidicekti onun için tek farklılık 2 gün erkenden gitmesi olacak. Ama ben Türkiye'nin batı ucundan güney ucuna biraz yorucu bi yolculuk geçirmiş olucam. Umarım değer. Nasıl geçicek bakalım.

Bu dönem bölümümüzün 2 nadide-aynı zamanda 100 tane ders bağlayan-dersini alıyoruz. Ama çok şanssızız ki ikisine de birbirinden uyuz iki tane kadın(kibarca bayan) hoca giriyor :( Esasen çok zevkli olan OR(yöneylem) dersimizi pek ilgi çekici işlemeyeceğimiz aşikar. Ayrıca hocanın burnu estetik diyorum kimse inanmıyor. Estetikli burun konusunda ihtisas yapıyorum da.

Dersler daha "introduction" aşamasında olduğundan pek bi gezdim bu hafta. Toplamda 2buçuk filme gittim. Buçuk olan anlaşılacağı üzere yarısında çıkılmış bir filmdir. Hangi film olduğunu da söyleyim de boşuna paranızı harcamayın, yarısında çıkınca paranın yarısını da vermiyorlar:) Aha filmin adını unuttum. Anamorph gibi bişiydi. 1 saat süren ilk yarısının yaklaşık 23 dakikası filan Cihan'ın yumuşak kollarını yastık olarak kullandım ve gözlerimi dinlendirdim. Bildiğin uyudum. Cihan demişken damak zevkine en çok güvendiğim arkadaşımdır. Nereye yemeğe gitsek menüdeki her bişeyi önceden denemiş olup çok güzel önerilerde bulunur. En son Cihan'la yediğim suşiyi yine Cihan'la bu sefer Fan Fang'de yedik. Harikaydı.

Pek bi kitap kurduyum bu aralar. Msndi facebooktu bunlar gereksiz yere hayatımın 4te 1ini filan rahat götürüyodur. Ben de karar verdim, yok öyle artık saatlerce bilgisayar başında oturmak. Okuduğum kitapları da çok beğendim. Hemen söyliyim siz de okuyun. Biri Uçurtma Avcısı. Şimdi yazarın ikinci kitabı çıkmış onu da aldım Bin Muhteşem Güneş. Bi diğeri Buket Uzuner'in İstanbullular kitabı. Çok beğendim. Kişi betimlemeleri harika. Bu arada Everest Yayınlarının çıkardığı yeni kitapların boyları süper. Minicik. Uzun zamandır okumak istediğim Kürk Mantolu Madonna'yı da okudum nihayet. Tavsiye edilir. D&R a girince kendimi kaybedip çıkıyorum. Artık beni oraya sokmayın rica edicem. Bi de ben öyle bir yerde çalışmak istiyorum yaaa :)

Sevgili oda arkadaşım 15. kez sevgilisinden ayrıldı diye dün kafa dağıtmaya Bahçeliye gidelim dedik. Giydik eşofmanlarımızı rahat rahat. Amacımız da çiğ köfte yemek. Bindik dolmuşa. Talha da arkamızdan binmesin mi. Bizi mi takip ediyo noluyo olduk. Hakkaten de nereye gidiceğimizi öğrenmek için binmiş. Talha Bubukun "ex-boyfriend" i oluyo bu arada. Gittik Bahçeli'ye İlk durağımız çiğ köfteci oldu. Bi güzel çiğ köfte-ayran ikilisini mideye indirdik. 7. cadde'de yürürken ne görsek istiyo bu bayan. Dedim yazıktır kız mutsuz, ne istiyosa alim dedim. İkinci durağımız mısırcı oldu. Mevsimi geçmiştir dedim ama dinletemedim. Aldık mısırı, hakkaten de semsertti. İkişer ısırık alıp doğru çöpe. Üçüncü durağımız kestanci oldu. Ama vazgeçirdim daha mevsimi gelmedi diye. Dördüncü durağımız da Starbucks oldu. Kek istedi hanfendi hadi onu da aldım. Beşinci durağımız kitapçı. Bu sefer ben istiyorum herşeyi. Ama alan yok. Ee tabi sevgilisinden ayrılan ben değilim. Altıncı durağımız tekel bayi. Kızımız bira istedi onu da aldık. Artık son durağımız dolmuş durağı. Döndük paşa paşa odamıza. Sevgilisinden ayrıldı dediğime bakmayın şu an beraber "tavla" oynuyorlar, yarına kalmaz barışırlar kannımca. Oda arkadaşımın özel hayatını gönül rahatlığıyla buraya döktükten sonra akşam bana bağırmasını bekleyebilirim. Şöyle bir fotoğraf koyarak gönlünü alıyorum:




Eklenti: Barıştılar bile...

20 Eylül 2008 Cumartesi

Bir Dil Bir İnsan, Bana Bir İnsan da Yeter

Okullar açıldı, millet seçmeli ders seçme derdinde. Seçmeli mi seçmemeli mi okul da şaşırmış durumda. Seçmeli ders deyince ben de sanıyorum ki istediğimizi seçebiliyoruz. Yok anam öyle bir şey kandırıyorlar bizi. Külli yalan. Yabancı dil alim dedim. Ne de olsa bir dil bir insan, iki dil iki insan, üç dil üç insan, dört…. demişler. Almanca’ya ortalamam zaten yetmez, bari diğer dillere bakim diyorum. Hiç biri ders programıma uymuyor kii. Bi Japonca uyuyor. Napcam ben Japonca’yı?

Ben Türkçemle yetineyim bari. Ortalaman düşük olunca beleşe dil öğrenmeye de hakkın kalmıyor zaten. Parası neyse veririz gideriz Active English’e, paşalar gibi İspanyolcamızı da öğreniriz. Paramla döverim…:)

12 Eylül 2008 Cuma

Nasıl Olsa Tekrar Dağılacak Mantığı

Eve çıkma düşüncesi aklımın ucundan geçerse, sadece şu sebepten geçebilir:

Topla topla bitmiyor. Hadi kıyafetleri sistemli bir şekilde topladım oraya kadar sorun yoktu ütülenecekleri ütüleme kısmını anneme attığım için. Bunun ıvırı zıvırı, hiç bi kategoriye girmeyen ne idüğü belirsiz eşyası, 2 senedir kullanmadığım ama yine de benle birlikte Ankara’ya gelip giden ve hala ısrarla götüreceğim bi gün nasıl olsa işe yarar dediğim kıyafetler, takılar, çantalar, ayakkabılar…

Ne dertmiş toplanmak… Bunu her eylül ve haziranda yaşamak zorundayım galiba, çünkü “ebi”mi, “bubu”mu seviyorum.

İki de bir sıkılıp daha çok var gitmeme bahaneleriyle molalar verdiğim toplanma işlemi en sonunda bitti. Hepsi düzenli bir şekilde salonda duruyor, bundan sonra iş babama düşüyor. Onları arabaya yerleştirme kısmı kabul ediyorum ki daha zor.

Sabahtan beri toparlanmaya başlamamak için bir sürü bahane ürettim, daha sonra dedemler geldi zaten, bahane üretmeme gerek kalmadı. Ama anlıyorum ki yavaş yavaş, sindire sindire toplanmak lazımmış. İşin püf noktası hepsini 1 saatte toplamaya çalışmamakta. Çünkü bu kadar harekete(!) alışık olmayan bünyede yoğun baş ağrısı yapabiliyormuş. Yaşadım, öğrendim.

Toparlanmak zor da tertemiz, bomboş, yeni boyanmış, duvarlarda bant izi dahi olmayan odaya girip yerleşmek daha bi keyifli. Her şeyi düzenli düzenli koyarsın, dolapların dışında bi gıdım fazladan eşya yoktur. Ne kadar düzenliyiz diye kendimizi kandırırız bir süre. Lakin gerçek nihayetinde ortaya çıkar. Kocaman dolaplara sığamamaya, dolapları bırakalım masaların üstüne ve yerlere dahi sığamamaya başlarız. Gerçekle de yüzleşmek istemeyiz ki bunu odayı toplamak için fazla bir çaba göstermememizden anlayabiliriz. Hatta Gülsüm Abla yerleri düzgün süpürmüyor, tozu güzel almıyor diye aramızda dedikoduya da başlarız. O derece gerçekle yüzleşmeyiz.

Odamız bundan pek şikayetçi görünmese de içten içe bize kızdığının farkındayım. Arada bi lambayı patlatıp, sifonu bozmasından ya da rafı kırmasından anlaşılıyor.

Not: Herkese yeni okul döneminde başarılar. Amin.

Eklenti: Duvarlarımız boyanmamış, halılarımız da değişmemiş :( Şikayetçiyim uleen.

27 Ağustos 2008 Çarşamba

Ersin Karabulut


Hayran olduğum insanların hayatını araştırıp paylaşmaya devam ediyorum. Keşke bende de olsa dediğim yeteneklerden biri de çizim yeteneği. Neden ben çizemiyorum diye dert yansam da işin gerçeği hiç oturup uğraşmadım. Anca çizenlere “ vay be, insan eli nelere kadir” demişimdir.

Sıkı bi Penguen ve Uykusuz takipçisi olan ben o kadar çizerin içinden Ersin Karabulut’a ayrı bi hayranlık beslerim. Uykusuz’u elime aldığımda içimden “direk Ersin’i aç oku işte” desem de tüm sayfaları sırasıyla sindire sindire okumayı daha çok seviyorum. Sonunda en keyif aldığım sayfaya -Sandık İçi- gelince içim rahatlıyor. İşte bana bu duyguları hissettirebilen çizer kimdir diye kısa bir araştırma yaptım.

1981 İstanbul doğumlu Ersin Karabulut’un yeteneği belli ki babasından geliyor. Böyle şeyler genelde havadan düşmez zaten. Annen baban yetenekliyse şanslısın yoksa yandın. Babası yağlı boya resim yaparmış evde sürekli. Doğal olarak Ersin de resimlerin çizimlerin içinde büyümüş. Çizmek ona sanki yazı yazmak kadar normal gelirmiş küçükken, bunun bi yetenek olduğunu daha sonraları fark edebilmiş.

Sürekli bir şeyler çizen Ersin’in ilk karikatürü Pişmiş Kelle’de yayınlanmış. Bunun yanında Gırgır ve Ördek dergilerinde de arada sırada çizim yapmış. Bu sırada liseyi bitiren Ersin, Mimar Sinan Üniversitesi Grafik Bölümünü kazanmış. Hali hazırda zaten derslerle pek ilgisi yokken, 2. sınıfta Lombak’ta çalışmaya başlamış.

Derken Penguen piyasaya çıktı ve orda çizmeye başladı. Geçen sene ise 6 arkadaş Penguen’den ayrılıp Uykusuz dergisini kurdular. Dergiyle alakalı bütün sorumlulukları paylaşan Ersin Karabulut başka işlere vakit ayıramıyor.(-miş li geçmiş zamandan –di li geçmiş zamana geçtim)

Zaman içerisinde tarzını tamamen oturttuğunu düşünüyor. Karikatür esprisi bulmak konusunda çok yetenekli olmadığını ve bulduğu öyküleri sinematografik bir şekilde çizmeyi daha çok sevdiğini dile getiriyor. Ancak zaman zaman 3. sayfa karikatürlerinde de onun çizimlerine rastlıyoruz.


Onu her okuduğumda hayatımdan bir şeyler buluyorum ve bunu sağlayabildiği için ona hayranlık duyuyorum.

Icq Özlemim Tutarsa


Hangimizin aklına geliyor ki bize yıllarca emek harcamış, ilk flörtlerimizle konuşmamıza vesile olmuş, mesaj geldiğinde çıkardığı u uh!! sesiyle kalbimizi pır pır ettirmiş canımız icqmuzu yad etmek? İşte benim geldi! (Kafamın üstünde ampul yanarken işaret parmağım yukarıyı gösterir)

Birden bire nerden geldi bilmiyorum (aslında biliyorum) gecenin bi yarısı hemen indirdim google’a “icq download” yazıp karşıma çıkan ilk linkten. 60 saniye içinde hazırdı. Eski numaramı maalesef ki hatırlayamadım, yeniden üye oldum. Son sürümün haliyle beklediğim eski görüntüsünden eser yok.

Hemen karıştırıyorum. Listemde daha kimsecikler olmadığından o mesaj geldiğindeki sesi duyamadığım için üzülürken, yukarda üç buton gözüme çarpıyor. “Game Center”, “Change your icq sounds” ve “Instant Match-love may be closer than you thing”. Hemen icq sounds’a giriyorum ki karşıma envai çeşit ses çıkıyo. Her biri yeni mesaj geldiğinde farklı bir şey söylüyor. “Standard icq sounds” da koymuşlar ama o da eski tadı vermiyor. Daha dijital bi tonda “u uh!” diyor. O özlediğim mesaj geldiğinde beni heyecanlandıran sesi ancak eski icq indirirsem bulucam sanırım. Ama değişmeyen tek şey var o da tek yaprağı kırmızı olan yeşil yapraklı çiçek logosu.

Notcuk: Eski icq numaramı da buldum 226 456 414 :)

26 Ağustos 2008 Salı

Kordon’dan Ev, Akçay’dan Yazlık

4 gün gezdik, gördük, eğlendik… Öyle hemen eve mi dönecektim festivalden. İzmir’e kadar gelmişken hem de. Daha özlediğim arkadaşlarımın hepsini görememişken hem de. Tabii ki hayır. Daha doğru düzgün İzmir’i gezememişim zaten Kayıp da Oluruz, Tellerden de Atlarız yazımda bahsettiğim nedenlerden ötürü. Kalıyorum 1 gece daha İzmir’de.

Malum gündüzün deli sıcağında evden çıkamıyoruz. 4 gündür sıcak su yüzü görememiş olan ben kendimi banyoya atıyorum öncelikle. Denize nazır salonda birikmiş dedikodumuzu yapıyoruz yemeklerimizi yerken. Akşam artık gezme vakti. İzmir’e gelmiş bir turist (yani ben) nereye götürülür? Kordon’a tabii. İzmir fotoğraflarının çoğu orada çekilmez mi? Festivale gitmeden önce bi kahve içmek için uğramıştık ama yorgunluktan çok tadını çıkaramamıştık. Sunset’e oturuyoruz. Tüm gün hiç boşalmazmış orası. Oturucak yer bulmak için beklemek gerekiyor. Şansımıza boş bir masa bulup oturuyoruz.

Biralarımızı Ege’ye karşı yudumlarken, yanımızda olmayanları arayıp çatlatmayı da ihmal etmiyoruz :) Oradaki canlılık Adana’da yok maalesef. Hele ki bu sıcakta sanki terk edilmiş gibi oluyor sokaklar burada. İşte o an keşke ben de İzmir’de otursam demişimdir. Hatta Kordon’dan -15 kişi toplansak alamayacağımızı bilsem de- ev alma hayali bile kurmuşumdur. Yazlığımı da Akçay’dan almaya zaten festival sırasında karar vermiştim :P

Sohbetin çok hoş, havanın yapış yapış olmadığı bu akşamı Efes Pastanesi’nde sonlandırıyoruz. Dondurmalarımızı yanlış getirseler de, İzmir’in en iyi dondurması burada yenirmiş.

Yine(4 gün boyunca başka böyle uyuduğumu hatırlamıyorum) deliksiz bir uykunun ardından sabah kahvaltısına mükemmel bir yere gidiyoruz. Deniz dalgalandığı sırada üstümüze su sıçrıyor- o derece dibindeyiz- . Güzel Bahçe deniyormuş oraya. Kahvaltı yaptığımız yer ise Altınoluk. Hafta içi gittiğimiz için sessiz sakin. Kahvaltısı da müthiş. Bal kaymağından, sucuklu yumurtasına, taze sıkılmış portakal suyundan, çeşit çeşit peynirine kadar her bişey var ağzınızı sulandırmak gibi olmasın :) Gazetelerimizi alıyoruz, dalga seslerini dinleye dinleye doyuruyoruz karnımızı, hatta her bişey artıyor bitiremiyoruz bile.
Daha sucuklu yumurtalarımız gelmemişken...Alican çekmekte ki 3müzün aynı karede olduğu bir fotoğraf bulamıyorum

Öğlen yine kendimizi Alsancak’ta buluyoruz. Oraya gitme amacımız aslında bi arkadaşımızla(o kendini biliyor :) ) buluşmak, ama küçük bi satışın ardından biz aynen 3 kişi gezmeye devam ediyoruz.
Orda..

Burda..


Akşam uçağım 8’de. Gönül ister daha fazla kalabilmek. Seneye bi daha kesin İzmir’deyim. Bu sefer gezmek için daha çok vakit ayırıcam hem de söz.

Çok Önemli Not: Tamam Alican sen de İzmir’i iyi biliyorsun, üzülme :)

Çok Önemli Olmayan Not: Bu yaşadıklarım 12-19 ağustos arasında geçmekteydi, gecikmeli yazıyorum. Amaç: ben unutmayim:)

4 Gün Bize Az

Festivalin 4. gününe geliyoruz. İlk günler 3 gün kaldı 2 gün kaldı diye sayarken, şimdi ayrılmak istemiyoruz, iyice bir sahiplendik. Akçay’ı sevdik, her sene gelme planları yaptık, tadı damağımızda kaldı.

Sabah hiç vakit kaybetmeden çıkıyoruz festival alanından bu sefer. Yakında bir yerde 4 ytlye kahvaltı görmüştük bir gün önce. Ağaçların altında gölge bir yer, kalabalık da. Öyle kahvaltı yapma alışkanlığım olmadığından. Zeytindi, peynirdi, reçeldi alışık değilim.
“Ayvalık var mı?”
“Yok.”
“Kumru var mı?”
“Daha çıkmaz bu saatte.”
“ İyi madem ben de kahvaltı tabağı alim”

Kahvaltımızı istiyoruz, ama ben çay da sevmiyorum malum.
“Meyve suyu var mı?”
“Yok, son gün olduğundan almadık. Limonata var.” Çok şükür bişey var diye seviniyorum bi ama nafile.
“İyi madem limonata alim”

Kahvaltımız geliyor, yiyoruz bitiriyoruz daha limonata ortalarda görünmüyor. Ondan da ümidi kesmişim zaten çoktan. Yanlış yerde kahvaltı yaptığımızı anlıyoruz, ama zaten son gün. Bir de tuvalet sırası bekleme derdi. Giren çıkmıyor.

Nihayet çıkıyoruz ordan. Dün gittiğimiz kafelerin oraya doğru yürüyoruz. Bugün belki daha güzel bir yerler buluruz. Epeyce yürüyoruz ama yine dün oturduğumuz Orta Cafe’nin en iyisi olduğuna karar verip oraya oturuyoruz. LCD tvlerden bir tek orada var.(çok izliyormuşuz gibi)

Daha ortalık sakin. İlk gelenler biz olmuşuz nerdeyse. En güzel yere koltuklu tarafa oturuyoruz. Gazetelerimizi de almışız, kaç gündür dünyadan bihaber geziyoruz ortalıkta. Michael Phelps 8 tane altın madalyayı almış da 7si dünya rekoru 1i olimpiyat rekoru 8 tane rekor kırmış toplamda. O da mayo firması Speedo 7 dünya rekoruna 1 milyon dolar ödül vereceği içindir eminim. Yoksa 8 dünya rekoru kırardı filan diye muhabbet ediyoruz.

Bütün gün ordayız, yayılıyoruz iyice. Kaç gündür binmek istediğimiz deniz bisikletini kiralıyoruz. 1 saatmiş süremiz. Dönüyoruz duruyoruz. Buradan festival alanındaki plajda görünüyor. “Oraya mı gitsek acaba??” “Adam gittiğimizi nerden farkedecek, nerden bulacak bizi ya?” “ Olum 20 dakkadır 5 metre yol gidebilmişiz, oraya gidene kadar ölürüz!”
Her kafadan bi ses çıkıyor. Gideceğimiz mi var sanki. Uslu çocuklar gibi sürüyoruz bisikleti. Arkasında kaydırağı da var. Atlıyoruz zıplıyoruz hopluyoruz derken doluyor 1 saat.

Akşama Yüksek Sadakat, Nev, Kurban var. Hepsini dinlemek istiyoruz. Çıkıyoruz akşama doğru Orta Cafe’den.

Yürürken festivale doğru, tutturuyor bizimkiler “Size bi sürprizimiz var!!” diye. Çocuk parkında buluyoruz kendimizi. Tüm zımbırtılara teker teker biniyoruz ama, en bombasını en sona saklıyorlarmış. Dönen bi alet. Aman Allahım. Ortalarına alıp döndürüyorlar bizimkiler herkesi. Nasıl hızlı. Mümkün olsa Luna Parkların kapısından bile geçmeyecek olan beni bile bindiriyorlar zorla(!). Karşımda iki tane kafayı net görebiliyorum sadece. Bana bakıp bakıp gülüyorlar. Her taraf dönüyor. Dönüyor dönüyor. Artık durdurmaya çalışıyorum. Durana kadar bile kafa beyin kalmıyor. Durduk. Bu sefer de kafam tersi yönde dönmeye başlıyor. Bi 10 dakka kendime gelemiyorum, sadece ben değil, binenlerin hepsi… Çok şükür başım duruyor. Dönüyoruz festivale.Murat'ın bittiği an. Sonra bir daha kendine gelemedi:P
Kendi halime ağlasam mı gülsem mi bilemedim.




Son günümüz artık. Bari şu kapalı duşları bi kere kullanalım diyoruz. Önünde de epey bi kuyruk var. Sanıyoruz ki sıcak su filan var. Yaklaşık 1 saat kuyruk bekledikten sonra. İlk duşa girenden öğreniyoruz ki. Sıcak su mu yok. Bildiğin deniz kenarındaki duşlar gibi soğuk. Fazladan özellikleri kapalı olması, bir de bi girenin yarım saat(yaklaşık) çıkmaması. Neyse 1 saat bekledikten sonra 5 dakika da duşumuzu alıp çıkıyoruz.

Bugün niyetimiz konserleri sahilden dinlemek. Malum Nev de Yüksek Sadakat de öyle hoplanacak türden değil. Alıyoruz cipsleri biraları, çöküyoruz kumlara. Yavaştan üşümeye başlıyorum. Hep milletle iç içe konser dinlediğimiz için sahilin böyle soğuk olduğunu hiç fark etmemişiz.

Yüksek Sadakat fena değil, sahnelerinin çok bi esprisi olmasa da, eşlik edebiliyoruz en azından şarkılarına. Nev ise tam bir sahne adamı. Coşuyor, coşturuyor. Roman havasından Duman’a kadar her türden çalıyor. Kurban hakkında ise bir şey söyleyemeyeceğim, o sırada çadırımda uykuya dalmıştım bile.

Sabah 9.15 te Sebat Turizm otobüsümüzle 3 kişi İzmir’e dönüyoruz. 2 kişi azaldık. Herkes evlerine dağıldı. Bir tatil de böyle sona erdi. Günler öncesinden gün saydığımız festival 5 dakkada bitiverdi sanki.
Seboş Turuzum ve önden 3. koltukta oturan ben.Ben görüyorum siz göremiyo musunuz?

23 Ağustos 2008 Cumartesi

Acemilik Geçti Keşif Zamanı

Zeytinli Rock Festivalinin 3. gününe uyanıyoruz deliksiz bir uykunun ardından. Hemen giyinip Red Bull şemsiyesini kapıyoruz.
İşte o meşhur Red Bull şemsiyesi.

Pansiyonda kalan arkadaşla konuşuyoruz. Yanında Akçay’ı bilen birileri varmış ve onları gezdiriyormuş. Festivale pek uğramadıklarını oralarda daha çok eğlendiklerini söylüyor. Öğlen 1’de biz de onlarla buluşmak için anlaşıyoruz. O saate kadar kahvaltı yapıyoruz, güneşleniyoruz, denize giriyoruz.

Bahsettikleri yer festival alanına yürüyerek 15 dakika. Yan yana bir sürü kafe var sahilde. Önlerinde de şezlonglar şemsiyeler. Biz Orta Cafe’ye oturuyoruz en meşhuru oymuş. Ortamını çok beğeniyoruz. Olimpiyatları izliyoruz, denize karşı nargile içiyoruz, okey oynuyoruz. Karnımızı da doyuruyoruz, ayvalık tostunu da güzel yapıyorlar.
Elim de güzelmiş hani :)

Akşama kadar ordayız. Keyif yapıyoruz. Denize giriyoruz ama şansımıza o gün çok dalgalı ve biraz da pis. Ama diğer tarafa oranla daha sıcak. İki tane genç voleybol oynuyorlar denizde. Biz de onlara katılıyoruz.

Akşama dinlemek istediğimiz Badem ve Ogün Sanlısoy var. Saat 6 gibi ayrılıyoruz ordan festival alanına yollanıyoruz.

Konserler muhteşem geçiyor. Bademin sahnesini çok beğeniyoruz. Duygusal şarkıları ağlatıyor. Ogün Sanlısoy’da millet azıtıyor. Etraf toz duman oluyor, bir arbede yaşanıyor. Ogün sahneden güvenliği çağırıyor ve adamları oradan uzaklaştırıyorlar. Ne olursa olsun eğlenmemize engel olamıyorlar.

Ogün’den sonra Tiamat diye bir grup sahne alıyor. Ama o saate kadar dayanamıyoruz ve çadırlarımıza gidiyoruz. Uyumadan önce tek duyduğum “We are from Sweden!!!” oluyor.

Biz Metal Almayalım

Çadırda kaldığımız ve yorgunluktan çok da iyi uyuyamadığımız ilk gecenin ardından sabahın 7’sinde çadırı ısıtan güneşle uyanıyoruz. Gecesi güzel, serin ama sabahın sıcağı bizi bir saat daha uyutmuyor maalesef.

Erken kalktık madem, gidip deniz kenarında gölge bir yer kapalım dioruz ve boş bulduğumuz kocaman Red Bull şemsiyesinin altına konuşlanıyoruz. Bütün gün gölgemizi kaptırmamak için kalkmıyoruz altından.

12’de Rock Express sahnesinde gruplar çalmaya başlıyor. Kulağımıza geliyor uzaktan. Ama djlerden memnun değiliz, çünkü gruplar sahneden indiği sırada hiçbir şey çalmıyorlar.

Festivalin 2. gününü metale ayırmışlar. Akşam adını bilmediğimiz bir sürü grubun ardından Pentagram sahne alacak. Biz napcaz metali hadi Akçay’ı keşfedelim diyoruz ve akşama doğru atlıyoruz dolmuşa.

Kendimizi Akçay’a yeni açılan alışveriş merkezinde Olivecity’de buluyoruz. Sanki medeniyetten çok uzak kalmışız gibi mutlu oluyoruz orda olduğumuza. (Tuvaleti ayrı bir mutluluk kaynağımız) Herkes Burger King’e saldırırken ben sulu bir şeyler yemek istiyorum. Karnımızı doyurduktan sonra napsak ne etsek diye düşünüyoruz. Kimse konserleri dinlemek istemiyor. Olivecity’de sinema da var. Filmler oraya biraz geç geliyor anlaşılan. Daha Batman gelmemiş. 3 tane salonları var. Gişedeki abla da çok tatlı. Dün gece festivalden gelen gençler gece 12 seansına bilet alıp geceyi salonda geçirmişler. Bize onları anlatıyor. İyi fikirmiş.

Mumya’ya alıyoruz bileti çünkü en uzunu o. Amacımız filmde uyumak. Filmi beklerken iki tane masaj koltuğu gözümüze çarpıyor. Bundan iyi yer mi olur. Her yerimiz zaten ağrıyor. Oturuyoruz koltuklara. Çok iyi geliyor gerçekten süper masaj yapıyorlarmış. Başka bi masaj aleti daha var, onda ayakta duruyorsun nasıl çalıştığını çözemedik onu da deneyelim dedik. Ayakta dururken sağa sola sallıyor seni. Bacakları dinlendiriyor sanırım ama bize daha çok oryantal dans yaptırıyor gibi geldi.

Masajları da yaptırdık daha filmin başlamasına var. Küçük bi oyun alanı var sinemanın hemen yanında o dikkatimizi çekiyor. Silahları olan bir oyun var onu oynuyoruz. Çok eski bir oyunmuş. Derken sinema vaktimiz de geliyor.



En arka koltuklar çift kişilik yani arada kol yok. Her birimiz birine yayılıyoruz. İşin gerçeği çok da rahat edemiyoruz ama ben bi pozisyon bulup uyumayı başarıyorum. Mumya da Türkçe dublajlı zaten bir yandan da onu dinliyorum. Ama filmden ne anladın diye sorsanız. Hiçbir şey.

Filmden çıktığımızda saat 22.00 civarı. Olivecity’den çıkıp marketten abur cubur bir şeyler aldıktan sonra dolmuşa atlıyoruz. İyi dolmuşçuya denk gelmişiz. Tam muhabbet adam. Önce elimizde bira var diye kızıyor ama meğersem geyik yapıyormuş. Onu da hiç unutamicaz. Önder abi. Plakasını alıyoruz, bize hangi saatlerde oradan geçeceğini de söylüyor. Kararlıyız, artık hep onun dolmuşuna binicez. Festivale dönüyoruz.
Fotoğraf çektirmeyi de ihmal etmiyoruz Önder abiyle.

Çok yorgunuz, üç gündür üç saatlik uykularla duran ben artık dayanamıyorum. Pentagram filan vız geliyor, benim uyumamı engelleyemiyor. Kafamı koyduğum gibi uyuyorum.

22 Ağustos 2008 Cuma

İlk Gün Acemiliği

İzmir’den sabahın köründe çıkıyoruz ki festivalin ilk gününü de yaşayabilelim. 2 hafta önceden Sebat Turizm biletlerimizi almışız ilk alan da biz olmuşuz. İsmini ilk defa duyuyorum firmanın, diyorum herhalde kelle koltukta gideriz. Ama yanılıyormuşum. Bir rahat bir konforlu. Kek, çay, meyve suyu ikramı bile var.

3 buçuk saatlik yolculuğun ardından yaklaşıyoruz Edremit’e. Akçay’da inmemiz gerekiyormuş ordan da dolmuşla festivale gidecekmişiz. Ama bütün otobüs festivale gideceği için muavin bize iyilik yaptığını sanıp bizi Zeytinli’de indiriyor. Bir indik ki deniz bile görünmüyor. Dağın arkasında bir yerde. Meğer Zeytinli Rock Festivali ile Zeytinli’nin alakası yokmuş. Bi abla sağ olsun uyarıyor bizi. “Ben 3 senedir festivale geliyorum burada inilmez, yanlış indiniz” diyor. Hadiiii tekrar biniyoruz otobüse.

Bu sefer doğru yerde iniyoruz. Akçay merkezde. Alış veriş merkezleri var. Carrefour’dan tutun da Olivecity’ye kadar. Bir sürü dolmuş geçiyor. Üzerlerinde de “Rock Festivaline Gider” yazıyor hepsinin. Tıkış pıkış biniyoruz birine.

Kapıda bilekliklerimizi takıyorlar, kampçıların bilekliği mor. Kapıda sıkı bir kontrol olur düşüncesiyle sprey deodorant bile almadık yanımıza. Koca çantanın içine nasıl baksınlar, bakmıyorlar tabi. Biz iyi niyetliyiz de, millet bırakın içkiyi uyuşturucu bile sokabilir gayet rahat. Deodorantımı almadığıma pişman oluyorum tabi.

Festival alanına girdiğimizde ilk iş çadırları kurmak. Crew tshirt lü bir sürü genç var. Çadırı nereye kuracağımızı söylüyorlar, kuramayanlara yardımcı oluyorlar. Çoğu da Odtü İzci Grubundan. Nereye kursak daha iyi olur diyoruz ama. Fazla bir farkı da yok çünkü kamp alanında hiç ağaç yok. Sahneye uzak bir yere kuruyoruz. Kuruyoruz derken bizim fazla bir şey yapmamıza gerek yok, havaya attığımızda kendi kendine kurulan cinsten bizimki.
Kalabalığı göstermek istedim, bilmem ordan belli oluyo mu.
Kamp alanı çok kalabalık, çok fazla çadır var. Beklediğim gibi aslında. Deniz kenarında olan festivale herkes gelmek ister. Ben deniz olmasaydı gelmeyi düşünmezdim bile. Ortamı beğeniyoruz. Çok eğleneceğimizin farkındayız. Gündüz denize girer akşam konserleri dinleriz düşüncesi var ilk gün. Hiç dışarı çıkmak aklımıza gelmiyor. Çok çok kapının dışındaki evlerin sakinleri bahçelerinde yiyecek içecek satıyorlar oralara uğrarız diyoruz.

Gündüzü denizde geçiriyoruz. Denizi insanı çivi gibi yapan cinsten. Girerken zorlanıyoruz ama alıştıktan sonra keyfine de doyum olmuyor.

Akşam konserlerin bir kısmını dinliyoruz. Herkes birasını dışarıdan alıyor. Daha ucuz içeriye göre. İçeri sokmak yasak tabi ama onun da çaresini bulmuşlar. Tellerin üstünden atıp içerden alıyorlar.

İlk günümüz festival alanının içinde geçiyor. İlk gün acemiliği işte.


Eklenti: İlk gün dinlediğimiz tek konser Gökçe'ninkiydi. Hacımstan özür dilerim Gökçe'yle tanışma faslını yazmayı unutmuşum :) Hacıms meğersem bir Gökçe hayranıymış. Ben de bağlantılarımı kullanıp(çok havalı oldu!!) onları tanıştırdım, vatana millete hayırlı uğurlu olsun.

20 Ağustos 2008 Çarşamba

Kayıp da Oluruz, Tellerden de Atlarız

Zeytinli Rock Festivali’ne gitmeye karar veriyoruz günler öncesinden. Her bir arkadaşım farklı bir yerden geliyor ve İzmir’de buluşuyoruz festivale gitmeden bir gün önce.

Amacımız hem İzmir’i de gezip görmek, hem de 4 gece kalacağımız ucuz ve konforlu bir çadır almak.

Sağ olsunlar İzmirli arkadaşlarımız bize 1 gün boyunca bir gezi planı düşünmüşler. İstemişler ki 1 günde tüm İzmir’i gezelim. Planda sabah kahvaltımızı İnciraltı’nda deniz kenarında yapmak vardı. Ama biz 5 kişi buluşuncaya kadar saat 13.00 olmuştu bile. Böylece kahvaltı planımız suya düştü, bari öğlen yemeği yiyelim dedik. Kendimizi armut koltukları olan denize nazır bir yerde bulduk. Mekan güzel, fakat o sıcakta kimsecikler yok. Oturduk kumru yedik, ama ben kumru olduğundan şüpheliydim.

Arkadaş çadırı nerden alabiliriz diye biz gelmeden araştırmış, her yeri dolaşmış, en son Karşıyaka’da(İnciraltı körfezin bir kolunda, Karşıyaka diğer kolunda) Praktiker’de bulmuş. Oraya gitmek için feribota binmek gerekiyor. İskelenin nerde olduğunu kimse bilmiyor ama bilmediklerini de çaktırmıyorlar. “Deniz kenarından yürüyelim, iskeleyi görürüz” mantığıyla başladık tepemizde güneş sol tarafımızda Ege yürümeye. Saat 3’e 10 var, biz 3’teki feribota binmek için yürüyoruz. Az gittik, uz gittik, dere tepe düz gittik, bir de baktık bir arpa boyu yol gittik hesabı bir anda kendimizi dikenli tellerle çevrili bir yerde bulduk. Çevrede insan yok sanki terk edilmiş gibi. Bir sürü balık lokantası var ama içlerinde insan yok. Şüphelenmeye başlıyoruz İzmir’de olduğumuzdan. Yunan adalarına mı geçtik acaba diye espriler. Napalım bu saatten sonra 40 dakika yol yürümüşüz geri mi dönecez, atladık demirlerin üstünden. Anayola çıktık nihayet. Tabi ayaklarımıza kara sular inmiş. “İki tane İzmirli bizi kaybettiniz uleen” diye takılıyoruz onlara. Uzun bir süre taksi bekliyoruz, o da geliyor nihayet. Götürüyor bizi iskeleye. 3’te yetişmek istediğimiz feribota 4’te anca binebiliyoruz.
Yalan değil gerçekten de atlıyoruz görüldüğü üzere.
Karşıyaka’dan alıyoruz çadırımızı. Çadırımız çok cici. Kendi kendine kuruluyor pop-up cinsinden. O da şansımıza iki tane kalmış, ikisini de alıyoruz.Süper şirin pop-up üstelik de turuncu çadırımız:)

Daha gezmek nasip olmamış. Bir yandan gezmek istiyoruz bir yandan da çok yorgunuz. Meşhur Kordon’a götürüyorlar bizi. Otobüsle giderken İzmir’in her yerini görüyoruz ama bir yandan da hiçbir yerini görmemişiz. Akşama da evde ziyafet var erken gitmemiz gerekiyor. En azından bir kahve içip yollanıyoruz Bornova’ya.

Ne kaldı ilk günden aklımızda? Dikenli teller, cici çadırımız ve içtiğimiz soğuk kahve…

21 Temmuz 2008 Pazartesi

Fanta Festival Macerası

Sürekli reklamlarda çıkıyor. Beyaz, Emre Aydın ve Sertab Erener şarkı söylüyorlar beraber. Eğlence şimdi burada, kaldır fantayı havaya!!! Üçünü de severim. Araştırıyorum internetten Adana’ya da kesin geliyorlardır diye. Evet, geliyorlarmış 20 Temmuz’da. Başlıyorum 10 puanı toplamaya. Fanta içiyorum gittiğim yerlerde. Kutu fantaların kapakları 2şer puanmış. Biriktiriyorum 5 tane. Yeri de evime çok yakın. Yürüyerek 5 dakika bile değil. Arkadaşlar geliyorlar gidiyoruz beraber. Bir kalabalık, bir curcuna. Bir tarafta karaoke yapılıyor, diğer bir tarafta beline lastikleri bağlayıp zıplamaca var. Biz de zıplamak istiyoruz, ama kuyruk baya uzun. Artık kapatıyoruz almıyoruz diyorlar. Karaoke mi yapsak diyoruz, şimdi aramızda sesi güzel kimse de yok rezil olmayalım. Bari konser alanına gidelim de biraz önlerden izleyelim diyoruz. Hava çok sıcak olmasa da akşam vakti, o kalabalığın arasında yapış yapış oluyoruz. Bekliyoruz yaklaşık bir saat. O sırada dj bizi oyalıyor. Haydi şimdi bayanlar!. Şimdi de erkekler! İnsanlar hareket ettikçe bi o yana bi bu yana daha da sıcak basıyor bizi. Ama kararlıyız önden izlicez. Nihayet Beyaz sahneye çıkıyor. Bir iki kelam ediyor. 30000 kişi varmış da. En kalabalık konsermiş de. Onu da yakından görme fırsatımız oluyor. Biz yavaştan önlere geçmeye çalışıyoruz. Sağdan soldan bağıranlar oluyor tabi. Sıkışıyorlar haliyle. Beyaz bir kızı çıkarıyor sahneye. 14 yaşındaymış. Ondan Emre Aydın’ı sahneye davet etmesini istiyor. Kız belli ki Emreci. Seni çok seviyorum Emre! diye bağırıyor. Emre Aydın da sahnede artık. Solumuzdan bir kafile öne geçmek istiyor. En önde de bir kız. Hüngür hüngür ağlıyor. Yakından görmek istiyormuş Emre’yi. Oda bizim gibi insan etten kemikten yapılma. Ne varsa bu kadar ağlıyacak anlayamıyoruz. Arkadaşlar daha da gaza geliyorlar. En öne geçebilir miyiz geçemez miyiz?. Bir ara davul çalan Emre Aydın, piyano da çalıyor. “Yağmurun bile böyle küçük elleri yoktur” şarkısını söyleyeceği zaman sahneye bir bankla sokak lambası getiriyorlar. Romantik romantik şarkıyı söylüyor, bize de söyletmek istiyor ama biraz salak yerine koyuyor sanki. Kırk yıllık Yeni Türkü şarkısını bilmicek miyiz canım. Sahneden iniyor 15e yakın şarkı söyledikten sonra. Beyaz yine sahnede. Ağlayan kızı görüyor. Seni kulise alıcaz diyor. Biz o sırada önlere doğru ilerliyoruz. Her ağlayanı kulise alıyorlarsa iyiymiş. Sertab Erener çıkacağı zaman artık en öndeyiz. Dibinden dinliyoruz onu. Çocukluğumda gördüğüm Sertab Erener neyse yine o. Ufacık tefecik. Hiç yaşlanmamış. Televizyonda filan konser görüntülerini izlerken hep en önlerde ezilen kızlar görürüz, çok acırdım onlara. Bir de bağırırlar “Tarkan Tarkan!” diye mesela. Bugün de o insanların yanına kadar gittim işte hayatımda ilk defa bir konserde. Çok bir albenisi yokmuş. Hatta arkalardan konser daha iyi dinleniyor. Ses daha bir güzel geliyor. Önde ezilmenin ittirilip kaktırılmanın ne gereği var. Çok durmuyoruz önde tabi. Artık yapış yapışlığı da geçtik, kuru yerimiz kalmadı. Arkaya gidiyoruz hava almaya. Sahiden de daha güzel geliyor Sertab’ın sesi. Sonuna kadar duruyoruz konserin. Artık gitme zamanı. Tabi gecenin o saatinde 11 buçuk civarı acıkmışız. Bir şırdan yemeden, işkembe içmeden olmaz. Evimin tam karşısında da süper bi paça salonu var Allahtan. Karnımızı da doyurduk. Kısacası güzel bir organizasyondu. Eğlendik, dinledik, dans ettik ve iyi yorulduk.

12 Temmuz 2008 Cumartesi

Aptal Kutusu

Eskiden daha sabırlı olduğumdan mı yoksa başka alternatifim olmadığından mı bilmiyorum televizyon başında daha çok zaman geçirirdim. Şimdilerde onun karşısında oturmaya yarım saatten fazla tahammülüm yok. Tam sevdiğim bir dizi veya izlenebilir bir program çıkıyor, zırt reklamlar. Bekle Allah bekle. Bitmiyor tükenmiyor. Şansım varsa o sırada başka bir kanalda da izleyecek güzel bir şeyler buluyorum. Bu sefer de orda reklamlar. Yok kardeşim benim bunun başında oturmaya tahammülüm yok. Kendimi bilgisayar başında buluyorum. İnternetten indirdiğim onlarca dizinin yüzlerce bölümünden birini izlemek daha cazip geliyor. Arka arkaya reklamsız… Bir hafta bekleyip ne olacak acaba diğer bölümde derdi de yok. İzliyorum beş altı bölüm. Keyfim yerinde. Ondan da mı sıkıldım. Bu sefer alıyorum kitabımı bu sıcak havalardaki en iyi dostum “klima”yı da açıyorum. Sessiz gürültüsüz, televizyonda bağıran teyzelerin sesi de gelmiyor içeri. Oh. Hadi ondan da sıkıldım bu sefer Facebook başında buluyorum kendimi. Çocukluğumda çok sevdiğim PacMan oynuyorum. Rekorumu kırmaya çalışıyorum sürekli. Bütün Facebook alemindeki sıralamamı da görebiliyorum. Kalkamıyorum başından. Ta ki sağ elimin 3 parmağı ağrıyıncaya kadar. İçerden gülme sesleri geliyor, annemin o meşhur kahkahası. Bi merakla gidiyorum içeri ne var bu kadar gülecek diye. Öss döneminde çalışırken odamda bi konsantrasyonla, yine gelirdi annemin kahkahaları odama kadar. Ben de duramazdım yerimde gider bakardım ne var da televizyonda bu kadar gülüyor diye. İşte yine aynı merakla gidiyorum içeri. O kadar komik gelmiyor bana belki ama oturuyorum yine televizyonun başına. Kaçırmışım zaten komik olan şeyi. Herkes oturma odasında bir ben eksiğim. Zaten annem odamdan çıkmıyorum diye şikayetçi. Kendimi hala yurtta sanıyormuşum. Hep beraber televizyon izliyoruz. Yeni yeni yarışma programları çıkmış görmeyeli. Ama ona da dayanamıyorum yine 1 saatten fazla. Eve digiturk alalım diyorum, ona da pek yanaşan yok. Zaten bilgisayardan izliyormuşum bütün dizileri. Haklılar. Televizyon olmasaydı belki çocukluğum daha sıkıcı geçicekti. Hakkını yememek lazım onun da. Ama artık daha sabırsızım. Reklamdı, adını bile bilmediğim dizilerdi. Bana göre değil artık.

25 Haziran 2008 Çarşamba

The Happening-Mistik Olay


Tam anlamıyla bir gerilim filmi… Pek çok korku-gerilim filmine hiç benzemiyor. Korku unsuru yok ama her saniyesinde gerilim dorukta.

Aynı zamanda konusu da gerçekçi. Nedeni anlaşılamayan sebeplerden ötürü insanlar kendini öldürmeye başlar. Amerika’da başlayan bu yaygının bir terörist saldırısı ya da bir virüs yüzünden gerçekleştiği düşünülür. Dikkat çeken şey ise bu ölümlerin bitkilerin çok olduğu yerlerde, parklarda başlayıp yayılmasıdır. İnsanlarda önce konuşma bozuklukları ortaya çıkar, sonra yön kabiliyetlerini yitirirler ve son aşamada kendilerini o anda en “uygun” olan şekilde öldürürler.

Konusu güzel fakat biraz havada kalıyor. Acaba neden öldürüyor bunlar kendini diye düşünmemize çok fırsat kalmadan zaten sebebinin “bitkiler” olduğu baştan duyuruluyor.

Film baştan sona gerilimi kaybetmese de “ya bunlar niye gaz maskesi takmıyor?” diye düşünmeden edemiyorsunuz. “Herkesi etkileyen bu bitkiler neden tek bir kişiyi etkilemiyor?” sorusu da yanıtsız kalıyor. Senaryoda eksiklikler var fakat “efektler” bunu saklamayı başarabilmiş.

Olanlara bilimsel bir açıklama getirilmeye çalışılmış, o da çok vurucu olamamış maalesef.

Ama yine de bence gitmeye değer. 2 saat boyunca sıkılmadan izleyebileceğiniz ve hoşça vakit geçirebileceğiniz bir film.

Yönetmeni de bize tanıdık olan M.Night Shyamalan. Onu “6. His” filmiyle tanıyoruz. “İşaretler” filmiyle beklentileri karşılayamasa da adı kulaklara aşina yönetmenlerden olmuştur.

Filmin “trailer” ını şurdan izleyebilirsiniz: http://www.thehappeningmovie.com/

18 Haziran 2008 Çarşamba

Mehmet Turgut

Hayal gücünü hayata geçirmenin pek çok yolundan biridir fotoğrafçılık. Hele ki insanın kafasındakileri fotoğrafa dökme imkânı varsa…

Mehmet Turgut, bu işi hakkıyla yapan sayılı fotoğrafçılarımızdan. Onun çalışmalarına hiç sıkılmadan tekrar tekrar bakarsanız, hayranlığınız her defasında daha da artacaktır.

Fotoğrafçılık onun için para kazanma yolundan çok bir yaşam biçimi haline gelmiş. İşini ne kadar tutkuyla yaptığını fotoğraflarından rahatlıkla anlayabiliyoruz.

1977 doğumlu Mehmet Turgut yurtiçinde ve yurtdışında pek çok ödülün de sahibi.





Müzik alanından pek çok ünlüyü fotoğrafladı. Onun çalışmalarını ilk gördüğümüz anda tanıyabiliriz tıpkı bir imza gibi ki kendisi de hiçbir fotoğrafında imza kullanmıyor.


Mehmet Turgut, pek çok meslektaşının aksine bu işin eğitimini okullarda almadı. Kendi cümleleriyle şöyle söylüyor:“Fotoğrafın içine doğan ve nesillerdir fotoğrafçılık yapan bir ailenin yetiştirdiği üçüncü nesil fotoğrafçıyım, belki ilk bakışta bir yol kendiliğinden oluşmuş gibi görünse de bu yolun rengini benim seçtiğim bir gerçek.” Belki fotoğrafçı olarak doğdu ama, nasıl işler yapacağına kendi karar verdi. Önce düşüncelerini resme dökmeyi seçse de, fotoğrafçılık onun için sadece bir meslekten çok hayata kendini yansıtma biçimiydi.


Dışarı alanda moda çekimleri yapsa da, tarzını stüdyosunda yaptığı çekimlerle ortaya koyuyor. Fotoğraf makinesi ve ışıklarının yanında photoshop programı da önemli rolü olan asistantanlarından. Fotoğraflarının bir diğer önemli unsuru ise makyaj. Makyaj konusunda Hacettepe Devlet Konservatuarı'nda uzun yıllardır sahne makyajı veren Yeşim Arsoy’dan yardım alıyor. Kafasında kurguladığı makyajı en doğru şekilde onun sayesinde hayata geçirebiliyor.

Kullandığı pek çok ilginç modelin yanı sıra kendisini de çoğu fotoğrafında görmek mümkün. Fotoğrafçılığı kadar modelliği de dikkat çekici.

Mehmet Turgut’un fotoğraflarını seyretmek bazen beni bu işten soğutsa(!) da onu hayranlıkla izlemeye devam edeceğim.

Facebook’ta da geniş bir arkadaşlık ağı olan Mehmet Turgut'un fotoğraflarını buradan veya şuradan inceleyebilirsiniz.Eminim siz de hayran kalacaksınız.

15 Haziran 2008 Pazar

Bay J

Bazıları çok yakından takip ediyor, bazıları ise adını bile bilmiyor. Ama eminim ki herkesin bir ortak noktası var: herkes onun sesine aşina!

Radyoda duyduğumda kanalı değiştirmeden dinlediğim tek radyo adamı. Bay J.
Taklitleri gün be gün artıyor. Cem Ceminay'ın yerini çoktan kaptı bile.

Akşam arabadaysam onun sesini duymak için elim radyoya gider. O eğlenceli muhabbetiyle keyfimi yerine getirir. Karısından şikayet eder, çapkın imajı çizer, bel altı espriler yapar ve hep eğlendirir.

Peki yarattığı Bay J karakterinin arkasında kim var?

Ben de merak ettim ve araştırdım.

Bay J, gerçek adıyla Jerfi Benveniste. İtalyan bir babası ve İspanyol asıllı Türk bir annesi var.
Pek belli etmese de aslında mutlu bir evliliği olan otuz yedi yaşında bir baba. Eros adında bir oğlu var.

["ilk eşimle evlendiğimde şeytanın kız kardeşe sahip olduğunu öğrendim...
ikinci eşimle evlendiğimde ise şeytanın birden fazla kız kardeşi olabileceğini..."]


Radyoculuğuyla tanıdığımız Bay J aslında gerçek bir müzisyen. Kaliforniya Üniversitesi'nde
elektronik müzik okudu ve Türkiye'de yayınlanmış 300 tane reklam müziği var. Aynı zamanda "Fazla Mesai" grubunda da gitarist.

Esprilerini günde 7 saat çalışıp hazırladığı metinden okuyor, ama hiç de belli etmiyor.

Dinleyicilerinin hayal ettiği gibi şişman ve kel değil! Kendini gayet yakışıklı ve karizmatik bulduğunu rahatça ifade ediyor.


Klas fm,Numberone fm de radyoculuk yaptıktan sonra şimdi de Power fm'de saat 18.00 ile 20.00 arası program yapıyor. Numberone'da yıldızının parladığını söyleyebiliriz.


Bay J yıllardır kendi yolunda devam eden çok başarılı bir radyo adamı. Taklitlerini dinledikçe onun kıymetini çok daha iyi anlayabiliriz...

14 Haziran 2008 Cumartesi

Bozcaada

Tatil geldi ve yine aklım Bozcaada'da.

"Gerçek" anlamda tatili yaşamak için mükemmel bir tatil mekanı.

Sabah horoz sesiyle uyanmak...
Odadan yalın ayak çıkıp, çimlerde yürümek...
Kahvaltıda dalından yeni koparılmış domatesi,biberi yemek...
Ayazma Plajı daha tenhayken gidip, buz gibi denize girmek...
O tertemiz, masmavi, tek bir taşın ayağına batmadığı denize...
Bütün gün gölgede uzanıp kitap okumak, bir yandan da çevrendekilere kulak misafiri olup, onlarla ahbap olmak...
Birbiriyle yarışır derecede güzel olan şaraplardan tatmak...
Yemeğini hafif bir esintiyle güneşin batışını izlerken yemek...Tatil demek huzur demek...

Şehrin gürültüsünden, kalabalığından, stresinden uzaklaşmak demek...
Ordaki huzur başka hiç bir yerde yok. Torpil geçmem çok sevdiğimdendir.

Tatil geldi, kalbimde Bozcaada...

13 Haziran 2008 Cuma

Polisiye-Gerilim Romanlar

Polisiye-gerilim romanlarına olan ilgim yaklaşık 3 yıl önce "Çok Satanlar" reyonundan aldığım "Kötü Ruh" kitabıyla başlamıştı. Yazarın(Maxime Chattam) ilk polisiye kitabı olmasıyla beraber benim de okuduğum ilk polisiye kitaptı. Okuduktan sonra gerçekten bu tarz romanları sevebileceğimi anladım.

Arkasından Ahmet Ümit'in romanları, Jean-Christophe Grange, Ruth Rendell derken iyice müptelası oldum bu türün. Bu kadar sevmemin iki sebebi var anladım ki.

Biri seri katillerin ruh hallerini anlamaya çalışmam, onların gözünden olayları incelemem.
Onların günlük hayatlarında ne kadar normal insanlar, karanlık dünyalarında da ne kadar acımasız, duygusuz insanlar olduğunu görüyorum. Hepsinin tek ortak yönü bu değil elbette. Çoğu seri katil yaptıklarından hiç bir zaman pişmanlık duymuyor. Polisiye roman yazarları da bu iki özelliği vurguluyor romanlarında.


Gerçek seri katillerin yaşamları da pek çok kez kitaplara ve filmlere konu olup, çok ilgi görmüştür. Şu günlerde okuduğum Fikret Topallı'nın "Seri Katiller" kitabında çoğu ABD'de yaşamış onüç seri katilin hayatları anlatılıyor. Hepsinin hayatlarının bir özeti belki de. Suç işleme eğiliminin başlamasından, gerçek bir canavara dönüşmeleri ve ardından yakalanma süreci ayrıntılarıyla ve başarılı bir dille aktarılıyor.

Diğer başarılı bir örnek de Patricia Cornwell'in uzun araştırmalar sonucu kaleme aldığı "Bir Katilin Anatomisi-Karındeşen Jack" kitabı. 1888 yılında yaşanan meşhur Karındeşen Jack olaylarını günümüzde açıklığa kavuşturduğunu iddia ediyor Cornwell.Ona göre Karındeşen Jack psikopat bir ressam olan Walter Sickert'tır. Ancak DNA örnekleri olmadığı için bence bu kesin olarak kanıtlanamayacak bir senaryodan ibarettir.

Karındeşen Jack hakkındaki başka bir senaryo da 2001 yapımı "From Hell" filminde ele alınmıştır. Olayın daha fantastik boyutunu ele alan film hayat kadınları cinayetlerinin belli bir amaç uğruna mason olan bir cerrah tarafından işlendiğini vurgulamaktadır.


Gerçekten var olan katillerin bu tür kitaplara ve filmlere konu olması her zaman tamamen hayal ürünü olan senaryolardan daha çok ilgi görmüştür.


Polisiye-gerilim romanlarında sevdiğim diğer bir özellik ise dedektifin katili yakalama sürecindeki tavrı. Bu tür romanlarda her zaman fazla sağduyulu ve samimi bir dedektif tiplemesi vardır.Örneğin, Ahmet Ümit'in polisiye türü romanlarını Nevzat Komiser'in ağzından okuruz.Onun dünyasına bir göz attıktan sonra, olaya odaklanırız ve katili yakalama çabaları başlar. Nevzat Komiser'in o samimi duyguları okuyucuya geçer ve kendimizi onla beraber bir kovalamaca içinde hissederiz.

İyinin tarafında olma duygusu, sonucu öğrenme merakı, olayları dedektiften önce çözme heyecanı iter beni polisiye okumaya.

Final Dönemi Sendromu

Final dönemi... Tüm üniversite öğrencilerinin bütün bir sene içerisinde en sıkılgan, kırılgan,
patlamaya hazır bomba gibi oldukları o sıkıcı dönem...

"Nasıl olsa yarın çalışırım"

Yaklaşık bir hafta önceden çalışmaya başlarsın ardı ardına gelecek olan sınavlara. İki gün sonra içini bir sıkıntı kaplamaya başlar ve çalışmak için daha erken olduğuna karar verip sinemaya, müzikale ve bilimum kültürel aktivitelere verirsin kendini. Bütün bir dönem boyunca aklına gelmeyen şeyleri yapmak gelir içinden, çalışmak hariç.

İki gün kalır ilk finale ve artık yumurta kapıya dayandığıdan için içini yer. Nasıl olsa sabahlarım düşüncesiyle bütün bir gün önünde kitap açık, "facebook"ta gezersin. Gece olur hadi çalışayım artık derken, uyuyakalırsın kitabın başında...Sonuç tabi ki çok da iyi olmaz. Ardı ardına kötü geçen finaller psikolojini bozar. "Kendim ettim, kendim buldum" tavrıyla moralin bozuk gezersin.


"Çalışmaktan yoruldum"

İki hafta önceden çalışmaya başlayıp, bir hafta sonra çalışmaktan sıkılırsın ve yine kendini gezmeye, eğlenmeye verirsin "nasıl olsa çalıştım" demenin rahatlığıyla. Son gün gelir çatar bu sefer de "acaba yeterli çalıştım mı?"nın sıkıntısı kaplar içini. Şansın varsa iyi bildiğin yerlerden çıkar. Güzelce yapıp, geçersin sınıfını.

"Yaklaşmayın bana!"

Ders çalışmaktan kafanı kaldırmamışsındır ve gerçek dünyayla ilişkin kopmuştur bir anlamda. Yemekten yemeğe odandan çıkarsın hatta bazen onu bile unutursun. Sana yaklaşanlarla bozuşursun, hatta en yakın arkadaşların bu huyunu bildiğinden o süreç boyunca hiç aramazlar seni. Dengen bozulur, sevgilinle kavga edersin. Finallerine girersin, hepsi de iyi geçer. Çıkarsın "herkes" gibi bir rahatlama yaşamak yerine kırdığın kalplerin hesabını vermen gerekir. Kendini suçlu hissedersin, dokunsalar ağlayacak gibi olursun.

Herkesin tepkisi farklı... Önemli olan final dönemlerini sağlıklı bir şekilde atlatabilmek, aorunsuz ve yeteri kadar çalışmayla girmek sınavlara, "dersten kalmak dünyanın sonu değil ya!" diye düşünebilmek.

Bu "verimsiz" eğitim+sınav sistemi boz(a)mamalı psikolojimizi.Final dönemini sağlıklı atlatabilmeli insan.


Bu sene de bir final dönemi geldi geçti,geriye kaldı elimde düşük notlarım ve giderek artan farkındalığım.

12 Haziran 2008 Perşembe

"Friends"

Neden dizi izliyorum diye düşündüğümde, aklıma bir kaç cevap geliyor. Önce bir merak... Sonra zevk almaya başlamak ve en sonunda o diziye bağlanmak.

Evet , gerçekten insan bir diziyi ne kadar uzun süre izlerse o diziye o kadar bağlanıyor, artık kahramanlar tanıdığınız insanlar, kendinizi benzettiğiniz hatta bazen de onlardan büyük ölçüde etkilendiğiniz insanlar olmaya başlıyor.

Friends dizisini ilk izlediğimde ilkokuldaydım, atv'de izlediğimi hatırlarım. Türkçe'ye "Sıkı Dostlar" diye çevirmişlerdi. Bir süre sonra annem öpüşme-sevişme sahneleri yüzünden izlememi yasaklamıştı. Geçenlerde 10 sezonunu da internetten indirdim ve en baştan sona izlemeye başladım. Bazı sahneleri hatırladım bile. 10 sezon bir solukta bitiverdi ve bittiğinde kendimi hüzünlenmiş bi şekilde ekrana bakarken buldum. Nedeni 10 sene boyunca o 6 arkadaşın değişimlerini-kıyafetlerinden kilolarına- gözlerimle görmem olabilirdi. Karakterleri artık beynimde oturmuştu, belki de hiç bir yakınımı tanımadığım kadar onları tanıdım bu diziyle. Bittiği için üzülmemden belliydi bu diziye bağlandığım. Çevremdeki insanları da Friends'i izlemeye teşvik ettim izlerken. Bunun sebebi izlediklerimi yorumlamak, beraber karakterlerin dedikodularını yapmaktı tabiki:)Bir yandan da benim aldığım zevki herkes alsın istiyordum.

("Friends"i bu kadar sevmekte yalnız da sayılmam. Komedi dizisi alanında rekorları hala elinde bulunduruyor. Çekimleri en fazla süren(1994-2004), 100'den fazla ülkede yayınlanan, dvdleri en çok satan ve Dünya tarihinde en çok izlenen komedi dizisi özelliğiyle biliniyor. Oyuncuları ise bu diziden sonra ünlenmiş ve kariyerlerinde büyük adımlar atmışlar.)

Demem odur ki, dizi izlemek kendime ayırdığım zamanın bir bölümünü kaplıyor. Beni düşüncelerden uzaklaştıran, keyfimi yerine getiren bu etkinliği zaman kaybı olarak görmedim hiç bir zaman.

Belki siz de geriye dönüp nostalji yapmak 1994'ten 2004'e nasıl bir değişim yaşandığını hatırlamak istersiniz.

Taze Blogcu

Ben de artık blogcuyum, eskisi gibi sınavları, ders projelerini yayınlamak için değil bu sefer.
İçimden geldiği gibi yazmak, bir anlamda boşaltmak için kafamdakileri.
Umarım, sıkılmayacağım bu sefer.Silmeyeceğim yazdıklarımı onlardan vazgeçip.
Severek yaptığım şeylerin sayısını belki arttırmış ,belki kendim için bir şeyler yapmış olurum.