5 Kasım 2011 Cumartesi

Blog Köşemi de buldum! Her şey tamam:)

Yolda yürürken-istemsizce kafam yukarıda perdesiz ev ararken- yan yana apartmanlarda 2 tane kiralık ilanı görüyorum. Daha ev tutmama var aslında ama boşluktan ve can sıkıntısından üstündeki numarayı arıyorum. İlk ev 4. kat asansörsüz bir odası karanlık ama sahibinden. Ev sahibinin gözü beni tutuyor fakat kirayı düşürmüyor. İçimden zaten asansörü yoktu deyip diğer eve bakmaya geçiyorum. Bu ev emlakçıdan. Kirası da diğerinden daha fazla. Ama şirin bir ev, hem de beyaz eşyalı. Emlakçının gözü de beni tutuyor ve kirayı kendi kendine tam 300 lira indiriyor. Daha ev tutmak için erken olmasına rağmen ciddi ciddi düşünüyorum ve son anda tutmaktan vazgeçiyorum. Üzerinden 3 koca hafta geçiyor ve ben her oradan geçtiğimde istemsizce yukarı bakıyorum. Ne şanslıyım ki o kiralık ilanı hiç oradan inmiyor. Hemen tekrar arıyorum ve kirada anlaşıyoruz, emlakçı komisyonu da düşürüyor ve ben başlıyorum çalışmalara.

İnternetten bulduğum en ucuz ve güzel eşyaları sırasıyla gidip alıyorum. Yeni çocuğu olanların sürekli çocuktan bahsetmeleri misali ağzımı ne zaman açsam ev konuşuyorum. Başka bir şey düşünemiyorum her şey halledilene kadar. Doğalgazcı ne zaman gelecek, eşyalar ne zaman gelecek. Eyvah gardırobun aynası kırık çıktı. Temizlik malzemesi ne alsam. Hangi internetten alsam. Tam karar verdim kampanya bitmiş. MediaMarkt'ta televizyon kampanyası var. Annemler ne zaman gelecek. Hangi rafa bardakları koysam. Elektrikçi çağırsam da avizeleri yapsa... Bıdı bıdı bıdı gibi kimseye anlamlı gelmeyen, sadece yeni eve çıkanların ilgilendiği konular...

Bir süre sonra yeni eve çıkanlar konuşmaya başladığında diğerleri yavaştan uzaklaşmaya başlıyor.

Ve şimdi.. Her şey bitti-halı hariç.. Televizyon ve internetin bağlanmasıyla evden dünyayla iletişimim de tamam...

Bu yazıyla evde blog yazacağım köşemi de tespit ettim :)

Malum her yerde yazamıyorum,
Sağlıcakla :)

12 Mayıs 2011 Perşembe

En güzel yolculuğum!

Hiçbir yerde bulunamıyor diyorlar. O yüzden hiçbir yerde aramıyorum ben de direk internetten sipariş veriyorum. Yine bir Ankara-İstanbul yolculuğunda alıyorum yanıma kitabı. Biniyorum otobüse. Anneler günü. Ulusoy bir güzellik yapıyor, bayanlara karanfil dağıtıyor. Benim elimdeki kitabı görünce "şanslı azınlık" diyor muavin. Bana 2 tane karanfil veriyor. Yol boyunca kitabı elimden bırakamıyorum. Yarısına geliyorum. Saat öğlen 1 olduğunda "Şeffaf Oda"'yı izliyim biraz da diyip bırakıyorum okumayı. Güneri Civaoğlu anlatıyor. Şimdi size 7/24 başucunuzda bulunması gereken bir kitap önericem. "İsim, Şehir, Hayvan". O an bütün vücudumu bir mutluluk kaplıyor. Elimdeki kitabı daha sıkı tutmaya başlıyorum. 1 saat süren programda Yılmaz Özdil öyle tatlı konuşuyor ki. Yolda görsem elini sıkmak isteyeceğim biriyken boynuna sarılmak isteyeceğim birine dönüşüyor. Reklam aralarında hemen sesi kısıp devam ediyorum kitabı okumaya. Sonra köprüye geliyoruz. Bir sağıma bir soluma bakıyorum. Ve içimden geçiriyorum. "Ben burada yaşamalıyım"...


Teşekkürler Yılmaz Özdil... Bu güzel kitap için, bu güzel yolculuk için...

8 Nisan 2011 Cuma

Kocaman bir soru işareti

Bugün cüppeli fotoğraflarımı aldım ve şunu farkettim ki ben mezun oluyorum ulen:(

Daha dün ODTÜ'de 5 dakikalık yeri 45 dakikada bulmamış mıydım?
Daha dün babamla sapsarı ağaçların arasından geçerken büyülenmemiş miydim?
Daha dün hazırlığa nasıl gidilir diye millete sormamış mıydım?
Daha dün Burcu'yla tesadüfen tanışıp aynı odada kalmak istememiş miydim?
Daha dün hazırlıkta kalıcam korkusu, ya proficiency'yi geçemessem korkusu yaşamamış mıydım?
Daha dün okulun çarşısını ilk keşfettiğimde mutlu olmamış mıydım?
Daha dün bölüme ilk defa adım atmamış mıydım?
Daha dün oryantasyonda Eymir'e gitmemiş miydim?
Daha dün bütün topluluklara adımı yazdırmamış mıydım?


Ben ne zaman büyüdüm de mezun oluyorum da, harıl harıl iş arıyorum? Satış mı istiyorum pazarlama mı ikilemiyle uğraşıyorum?

Ben büyümedim, hiç büyümicem bırakalım da eşim, dostum beni büyüdü sansın...

4 Nisan 2011 Pazartesi

Kaybedenler Kulübü


Gece 12 seansı. Koyduk kafamıza gidicez Kaybedenler Kulübü'ne. Gitmeden önce bildiğim tek şey Nejat İşler ve Yiğit Özşener'in oynadığı ayrıca gerçek bir olaydan uyarlama olduğuydu. Ortalıkta çok fazla konuşulduğunu duymamıştım. Bunun sebebi 1 hafta boyunca hiç televizyon izlememiş olmam da olabilir. İlk önce şunu söylemeliyim. Kesinlikle bu filme gece seansına gidilmeli. Etkisi 2 kat artıyor.

Vakti zamanında Kent Fm'de radyo programı yapan 2 acayip adamı anlatıyor film. Programları gece 10'da başlıyor ve filmin büyük kısmı radyo programında geçtiği için sanki gerçekten o an o radyoyu dinliyormuşum hissine kapılıyorum. Aykırı yaşamlarını izlerken garip bir yakınlık hissediyor insan bu karakterlere.

Filmden çıktığımda benim gözümde artık Nejat İşler ve Yiğit Özşener yoktu. Mete ve Kaan vardı ve onlar gerçek birer radyo programcısıydı. Tiplerinin tam radyoculara benzediğini iddia etmem de bundandır. Oyunculuk bu olsa gerek dedim. Yönetmene ise hayran oldum. Filmi film yapan açılardı. Uzun uzun muhabbet eden iki adamı izliyoruz ve gözlerimizi ayıramıyoruz perdeden.

Bu filmin gerçekten yaşanmış olduğunu bilmek ayrı bir tat. Eve dönüyoruz ve ekşisözlüğe yazıyoruz. Taa 1999'da insanlar bu iki adamı dinlemişler ve her şeyi yazmışlar. Paylaşılan konuşmaların çoğu filmde yer alıyor. Sonra youtube'a soruyoruz "Kim bu erol egemen ya?". Kimmiş ki erol egemen? Vee Mete ve Kaan'ın gerçek ses kaydı çıkıyor. Çakmak sesleri, biraları tokuşturma sesleri ve özgürce konuştukları çoğunu kimsenin anlamadığı felsefik konuşmalar. Geçen gün "Karl'la beraberiz"'ler. "Hangi Karl ki bu? Karl Marx oğlum biraz kitap okuyun lan" şeklinde yorumlar.

Kısacası film gerçek. Olaylar gerçek.

"İnsana en uzak yer kendi sırtıdır." deyip bitiriyorum.

Not: Şimdi kim bu erol egemen?

27 Şubat 2011 Pazar

Oyuncak Müzesi

Müzeler iyidir, gidilmesi görülmesi gerekir. Tamam da, hangimizin içini sanki kültür defterimize puan ekleniyor hissi kaplamıyor ki?

İşte bu müze o müzelerden değil. İnsan her vitrinin önünde dakikalar harcıyor. Bütün ayrıntılarını inceliyor.
Bazen insanın gözü dalıyor ve neler geçiyor aklından kim bilir. Benim aklımdan ne geçti biliyor musunuz?
Benim çocuklarım böyle oyuncaklarla hiç oynamayacak. İki tane metal tencereyle, 2 tane tahta kaşıkla saatler geçirmeyecek. Minik kamyonuyla taşımacılık yapmayacak, minik merdaneli çamaşır makinesinin kolunu çevirmeyecek. Kağıttan elbiseleri, kağıttan bebeğine yapıştırmayacak.
Çocukların hayal güçleri, oyuncakların basitliğiyle orantılı.
Şimdi ise hayale yer bırakmayacak kadar karmaşık bilgisayar oyunları.
Hatırlar mısınız? 3 tane olta vardı, uçlarında mıknatıs. Balıklar vardı. Kurardık. Dönerlerdi. Oltaları açılıp kapanan balıkların ağzına denk getirmeye çalışırdık. İşte onu da gördüm.
Daha neler neler gördüm. Gidin siz de görün. Orası çocuk müzesi değil. Eskiden çocuk olanların müzesi.
Oyuncaklarınızı saklayın. Belki çocuklarınız 5 10 dakika ilgilenirler onlarla.

17 Ocak 2011 Pazartesi

Sev-mi-yo-rum

Kupa sevmiyorum. Cam bardak seviyorum.
Haşlanmış yumurta sevmiyorum. Sahanda yumurta seviyorum.
Çay sevmiyorum. Taze sıkılmış portakal suyu seviyorum.
Kaynar süt sevmiyorum. Ilık süt seviyorum.
Kutu kola içmeyi sevmiyorum. Şişede içmeyi seviyorum.
Masada yemek yemeyi sevmiyorum. Televizyon karşısında kucağımda tepsiyle yemeyi seviyorum.
Okan Bayülgen sevmiyorum. Beyaz seviyorum.
Pembe sevmiyorum. Kırmızı seviyorum.
Tiktak ses çıkaran saat sevmiyorum. Sessiz çalışan saat seviyorum.
Doğum günümü sevmiyorum. Doğum günümün ertesi gününü seviyorum.
Hırslı olmayı sevmiyorum. Rahat olmayı seviyorum.
Parayı sevmiyorum. Parayla alınan şeyleri seviyorum.
Atv sevmiyorum. Kanald seviyorum.
Erkekte uzun saç sevmiyorum. Kadında uzun saç seviyorum.
Gözlük sevmiyorum. Lens seviyorum.
Gözümün bozuk olmasını sevmiyorum. Bir gün lazer olmadan kendiliğinden düzelme hayalini seviyorum.
Gözümde arpacık çıkmasını sevmiyorum. Çay pansumanı yapmayı seviyorum.
Dizimdeki yara izini sevmiyorum. Elimde yara izini seviyorum.
Küçük kol saati sevmiyorum. Büyük kol saati seviyorum.


Bıdı bıdı bıdı... Benim sevmediğim pek bir şey yok diyordum kendi kendime. Ama yüzlerce şey sayabilirmişim. Her gün her saniye bir şeyleri başka bir şeylere tercih ediyormuşum zaten.

13 Ocak 2011 Perşembe

Uzun zaman sonra

ODTÜ'de Endüstri mühendisliği 4. sınıftaysan hayat çok güzel.

Hani rapor alırsın ve gerçekten hastasındır, fakat iyileşirsin ve raporun süresi bitmemiştir ya. O his gibi 4. sınıf olmak. Sürekli raporlusun fakat çok da iyi hissediyorsun gibi.
Hep rahat hissettiğin, mutlu olduğun birinin yanında olmak gibi.
Yakaladığın en son şans gibi...

Sinemaya gidersin ve tam oturduğun anda film başlar.
Metroya binersin ve hemen kapı kapanır.
Biletixten en sevdiğin şeye bilet alırsın ve sonra tükendi yazar.
Ev çok pistir, keşke temizlikçi gelse dersin ve kapı çalınır. "Öbür daire temizliği iptal etti, isterseniz size yapayım" der.
Yemeksepeti'nden sipariş verirsin ve farkedersin ki restoranın kapanmasına tam 45 dakika kalmış.
Tam eve gelir gelmez kapı çalar ve kargo gelir. 1 dakika geç gelsen kargoyu gidip taa nereden alman gerekir.


Okul bitmeden yakaladığın en güzel şanstır 4. sınıf olmak.

2 Ekim 2010 Cumartesi

Kişisel gelişeyim biraz da!

Bi söylediğimi tekrar söylemek zorunda kaldığım çok oluyordu. Hala da oluyor. Farklı farklı insanlar aynı tepkiyi veriyorsa demek ben de bir sorun var dedim ve gittim diksiyon kursuna yazıldım. Hem de sadece diksiyon değil sunum teknikleri kursu da var yanında.

Sunum yapacağım zaman sesimi bir süre sonra kaybediyorum, sanırım doğru nefes alamadığımdan ve sesim gidince daha çok heyecanlandığımdan olsa gerek. Geçen sene araştırmıştım ama gidip konuşmak kısmet olmamıştı. Ankara'da Başkent İletişim Bilimleri Akademisi diye bir yer var, hatta İstanbul'da da var. Sitesinden mesaj attım benim böyle böyle bir problemim var, ne zaman başlıyor kursunuz diye. Hemen aradılar beni. Önümüzdeki hafta başladığını 5 hafta sürdüğünü söylediler. Çok sevindim. Hem de hafta içi istediğim günlerde de var. Randevu verdiler, gelin görüşelim. Gittim, yeri de Kızılay'da. En azından tek dolmuşla ulaşabildiğim bir yer. Araştırdığıma göre tiyatrocular, spikerler ders veriyormuş. Beni daha da heyecanlandırdı. Bir sürü tanıdık isim öğretmenler listesinde yerini alıyor. Tabi diksiyon kursuyla görüşmeye gidince insan azcık geriliyor, görüştüğüm kızın da diksiyonu çok güzeldi, telefonda konuştuğum adamın da.

Daha dersler başlamadı, sadece kaydımı yaptırdım. Genelde kimler geliyor bu kursa diye sordum. Doktorlar, avukatlar, 15 yaşın üstünde her kesimden insan, ev hanımları, öğrenciler... 20 kişilikmiş kontenjan ve ben son katılan kişi olabilirim. Şanslıyım, doluyormuş az daha.

Uygulamalı olacakmış dersler, günlük hayatında kullanırsan çok işe yarıyor dediler.

Kullanmam lazım, sıkıldım 2 kere söylemekten her şeyi.

22 Eylül 2010 Çarşamba

Kıvılcımlar filan...

Otomobiller acayip şeyler, hele hele otomobil üreten robotlar daha da acayip. Transformers tadında.

Geçen gün Bursa'dayız. Amacımız Renault fabrikasını gezmek, yapacağımız projeyi öğrenmek ve biraz olsun bu sektör hakkında bilgi sahibi olmak. Otomobiller hakkında tek fikri ehliyet sınavı için öğrendikleri olan ben, acayip şaşkınım. Çünkü fabrika devasa büyüklükte, rengarenk, kıvılcımlar havada uçuşuyor, kocama robot kollar fırıl fırıl dönüyor. Forklift sürücüleri ayrı bir film. Çok kıvrak ve hızlı hareketler yapıyorlar. Kıvılcımların altından geçerken forkliftlerden kaçmak film setinde olmak gibiydi benim için. İlgimi çeken bir sürü teknoloji, Lego yapmak gibi araba yapıldığını öğrenmek, arabanın lastiğinin ilk yere temas ettiği anı görmek.. Enteresan ve farklıydı. Sanki o arabalar doğuştan montajlıymış hissi kayboldu gitti böylece. Kanlı canlı nasıl üretiliyor, bantlar nasıl, hepsini gördük. Hiç bir araba sıfır değildir. Bu da öğrendiğim en önemli şey olabilir.

Fabrikadan kalan zamanlarda yanlış bir tercih yapıp Heykel'e gittik. Kimden çıktı bu fikir hala bilmiyorum, ama beklediğimiz gibi bir yer değildi. Yanımıza kalan yediğimiz İskender oldu. Kebapçı İskender. İskenderi icat eden adamın yeriymiş ve 1867'den bu yana hizmet veriyormuş. Yatay değil de dikey olarak pişirme fikri Yavuz İskenderoğlu'ndan çıkmış. Böylece döner daha az yağlı olabiliyormuş. Öneriler üzerine oraya gittik. 2 tane restoranı varmış, biz küçüğüne gitmek istemiştik ama saat 8'de kapalıydı. Büyük olan da 9'da kapanıyormuş ama ona yetiştik ve aç kalmadık. Açıkçası ben Adana'da ya da Ankara'da yediğimden farklı bir lezzet bulamadım. Tabi onu Vedat Milor'a sormak lazım.

Pek fazla vaktimiz olmadığından ve Ikea'nın otogarın hemen dibinde olmasından dolayı, orayı da pas geçmedik. Her gittiğimde bir şeyler alıyorum belki ama artık aynı şeyleri farklı ikealarda görmekten sıkıldım sanırım. Kasaya ulaşmak için de koca ikeayı dolaşmak daha yorucu geliyor artık.

Görünen o ki bu yıl daha çook gidip gelicez Bursa'ya, daha çook kullanıcaz yht aktarmalı kamil koçu, daha çook kullanıcaz mudanya yenikapı hızlı feribotunu...

15 Eylül 2010 Çarşamba

İlk Lazanya gibi

İlk defa lazanya yaptım.

Tıpkı ilk defa bisiklete binmeyi bilmediğimi birine söylediğim gün gibi. Evet bilmiyorum, gurur duyuyor muyum hayır. Bir gün bütün şehir bisiklet yollarıyla kaplanırsa, böyle havalı havalı bisikletlerle gezmeye başlarsa herkes, o zaman kıskanıp sürmeyi öğrenicem. Bana öğretmeye söz veren de var hazır. Ama bir şey öğretmek o kadar zor bir şey ki. Hem sabır ister, hem de içten bir anlayış gerektirir...

Tıpkı ilk defa gözlükleri atıp lens taktığım gün gibi. Herkes çok şaşırmıştı, orta okuldan mezun oluyordum. Saçlar başlar yapılmış, topuklu ayakkabılar giyilmiş bir de üstüne gözlükler atılınca acayip havam olmuştu o günlerde. Tabi artık kalbin pır pır attığı dönemler, platonik platonik aşk yaşamaktan çıkıp birilerinin peşimden koştuğu günler.

Tıpkı kopya çekerken ilk kez yakalandığım gün gibi. Tarih dersiydi. İlk defa kopya mı çekiyordum, hayır. Ama ilk defa "tedirgin bir şekilde" kopya çekiyordum ve kopya çekmeye bile iyi hazırlanamamıştım. Normalde yapışkanlı kağıtlara hazırlayıp gömleğimin ucuna yapıştırdığım kopyayı bu sefer normal kağıtlara yazıp eteğimin arasına koymuştum ve yazdığım hiç bir şey sorularda çıkmamıştı! Neticede arkaya bakmaya çalışırken yakalanmıştım ve ilk defa bir öğretmenden gidip özür dilemiştim.

Tıpkı ilk defa eve taşındığım gün gibi. İçimde bir heyecan, artık salonumda keyif yapabilecek olmam ve mutfağımda rahatça yemek pişirebilecek olmamın verdiği heyecan. Her zaman evi temiz tutma isteği, ortada bulaşık kalmasın isteği. Kırmızı perdelerim, çiçekli örtülerim... Ev arkadaşım... Komşum...

İlk defa tek başıma sinemaya gittiğim gün gibi. Yanımda biri olduğunda uykum gelince rahat rahat uyuyordum, ama tek başımayken bi sorumluluk yüklendi üzerime. Uyuduğum zaman boşlukları dolduracak kimse yoktu yanımda. O yüzden pek tedirgindim uyumamaya çalışırken. Salona girince saydım 2 tane daha kadın yalnız başına gelmişti film izlemeye. İyi hissettim kendimi. Çok istediğim için yalnız gitmediğim anlaşıldı herhalde, ama dünyanın sonu değil tabi.

O yazılı sonradan iptal oldu ve kopya çektiğim sınav sayılmadı. Allahın şanslı kuluyum işte :)

14 Eylül 2010 Salı

Se-vi-yo-rum

Seviyorum küvetin içine oturup sonuna kadar doldurmaya çalışmayı, su aktıkça huzurlanmayı, beynimi dinlendirmeyi.. seviyorum.
Sabah uyanıp baklava yemeyi, üstüne yarım litre su içmeyi seviyorum,
pijamalarımı çıkarmayı seviyorum ama pijamalarımla bütün gün oturmayı da seviyorum,
bütün işlerimi ertelemeyi seviyorum, ertelenebilecek her şeyi ertelemeyi, ama eğlenmeyi hiç bi zaman ertelememeyi seviyorum,
özlemeyi seviyorum, özleyip kavuşmayı seviyorum, umut etmeyi seviyorum,
sevdiğim insanların sevdiklerini tanımayı seviyorum,
ilginç insanlarla arkadaş olmayı, o insanların beni sevmesini seviyorum,
özlediğimi belli etmeyi seviyorum, insanlara değer vermeyi, değer verdiğimi belli etmeyi de seviyorum,
sarılmayı, dokunmayı çok seviyorum,
hayal etmeyi seviyorum, ama hayal edecek bir şeyler aramayı da seviyorum,
gelecekteki evimi hayal etmeyi, onu dekore etmeyi seviyorum,
dekorasyon dergilerine bakmayı, ikea gezmeyi, yemek yapmayı seviyorum,
yaptığım yemeği sevdiklerime yedirmeyi, onların suratında mutluluk ifadesi görmeyi seviyorum, sevdirmeye çalışmayı seviyorum,
tembellik yapmaya bayılıyorum, spor yapmayı değil yoga yapmayı seviyorum,
film izlerken uyumayı seviyorum, bi filmi üç günde bitirmeyi seviyorum,
dizi izlemeye bayılıyorum, dizi izlerken heyecanlanmayı seviyorum,
iletişimi seviyorum, bakarak dokunarak hissederek iletişim kurmayı seviyorum,
dertleşmeyi, dedikodu yapmayı seviyorum,
organizasyonları seviyorum, onları eleştirmeyi seviyorum,
sevmediklerime kulp takmayı seviyorum, birini sevmediğimde onu daha çok tanımaya çalışmayı seviyorum...
yemek dergilerini karıştırmayı, yemek tariflerini karıştırmayı seviyorum,
sevdiğim işi yapma hayali, bir gün sevdiğim işi bulma hayali kurmayı seviyorum...

23 Ağustos 2010 Pazartesi

Bozcaada 2

Kaç yıl önce gittiğim ve çok sevdiğim bir yerdi Bozcaada, şimdi ise daha geçen hafta gittiğim ve daha da çok sevdiğim bi yer...

Bi kere orası bir Ada, tüm ruhuyla, doğallığıyla, şehirden uzaklığıyla.

Geyikli'den vapura bindikten yarım saat sonra Kale karşılıyor bizi tüm endamıyla. Türk bayrağı dalgalanıyor gururla.

İner inmez pansiyon sahibimiz karşılıyor bizi adada. Bir sürü pansiyon arasından Kırlı Pansiyon'u tercih ettik. Kriterlerimiz arasında merkezde bulunması ve ucuz olması vardı. Tüm pansiyonların gecelik fiyatları zaten birbirine yakın. 45 ile 60 lira arasında değişiyor.

Aslına bakarsanız ada kocaman bir yer, ama yerleşilen bölge küçücük. İskeleden pansiyona varmamız 5 dakika bile almıyor yürüyerek. Adalılar merkezdeki evlerini pansiyonlara dönüştürmüş genelde. Çoğu merkezin dışında bağ evlerinde ya da sitelerde kalıyor.

Eşyalarımızı odaya bırakıyoruz ve adanın o ünlü plajı Ayazma'ya gitmek için dolmuşa biniyoruz. Merkezden 10 dakikada bir plaja dolmuş kalkıyor. Adada arabaya hiç gerek yok. Tatile geliyorsan buraya arabasız gelmelisin.

Haftaiçi geldiğimiz için sahilde öyle aman aman bir kalabalık yok. Sahilde yemek yiyebileceğimiz yan yana dizilmiş 5 6 tane yer var. Ben yıllar önce geldiğimde ailemle sürekli Ali Baba'ya gittiğim için, oraya gitmeyi tercih ediyoruz. Diğerlerinden daha yüksekte olmasından dolayı manzarası daha güzel tabi ama yemek konusunda aynı şeyi söyleyemicem. Karnımızı doyurduktan sonra Ayazma'nın o güzel plajına iniyoruz. Buranın denizini sevmen için soğuk denizi sevmen lazım. Ben bayılıyorum suyun soğukluğuna. İnsanı dinçleştiriyor. Eskiden sırf kum diye hatırladığım plaj şimdilerde biraz taşla dolmuş. Sonradan öğrendiğimize göre bu kış biraz sert geçmiş ve su gereğinden fazla yükselmiş. O yüzdenmiş o taşların sebebi. Ama girecek güzel kumlu bi yer buluyoruz yine de. Acur ve beze satan adam, şezlong ve şemsiye parası toplamakla yükümlü sporcu gençler, geçici dövme yapan adam, yelkenli kiralayan adam plajın esas sakinleri. 3 yıl önce de hepsi aynen böyleydi.

Akşamları dolmuş 8'e kadar kalkıyor, sonrasında 10 ve 12'de geliyor sadece. Yani 8 dolmuşunu kaçırmamak lazım. Akşamki planımız tabii ki şarap içmek ve adanın o güzel mezelerinden tatmak. Ada iki bölümden oluşuyor, Türk Mahallesi ve Rum Mahallesi. Mahalle isimleri değişmiş ama pek kullanılmıyor. Kalenin sağ tarafı Türk, sol tarafı ise Rum mahallesi olarak geçiyor. Türk mahallesi kısmında genel olarak rakı balık yapabileceğiniz mekanlar bulunuyor. Biz o mekanları pek tercih etmedik, çünkü adaya gelen pek çok kişinin de şikayetçi olduğu şey balıkların çok pahalı satılması. O mekanlar daha denizin dibinde manzaralı yerler. Rum mahallesindeki mekanlar ise sokak arasında daha samimi ve şirin bulduğum yerler.

Rum mahallesi arasında dolaşırken, Güverte diye bir yere oturmaya karar veriyoruz. İlk günkü şarabımız Talay Troya 2003. En çok sevdiğim kabak çiçeği dolmasını burda da deniyoruz. Yanında yeni tattığımız 3-4 çeşit mezeyle beraber şaraplarımızı yudumluyoruz. Bir yandan sokağın kedileriyle cebelleşiyoruz, bir yandan bu samimi ortamda gelen geçen insanları izliyoruz.

İkinci günümüz pansiyonun karın doyurucu kahvaltısıyla başlıyor. Beklediğimizden güzel bir kahvaltıyla karşı karşıyayız. Bu sefer öğle yemeğimizi sahilde değil de, merkezde çay bahçelerinin olduğu yerde ve yine 3 yıl önce geldiğimizde yemek yediğimiz bi yer olan Hafız'ın Yeri'nde yiyoruz. Ev yemeklerini gerçekten güzel yapıyor burası bence.

Yine Ayazma yolu, yine güneşlenmece, yine denizde donmacanın ardından dolmuşumuzla dönüyoruz merkeze. Bugün akşam nerde yemek yiyeceğimizi biliyoruz. Çünkü bir gün önce dolmuş beklerken bizi arabalarına alan bir çift bize Battı Balık'ı şiddetle tavsiye ediyor. Bir gün önce bulamadığımız o mekana gidiyoruz bu gün. Gerçekten güzel ve şirin bir yer olduğu daha gider gitmez çalışanlarının yüzünden belli. Hepsi gencecik, hepsi güler yüzlü. Çalan müzikler de harika. Oturuyoruz masamıza. Bugün hayatımda ilk defa balık çorbası içmeye kararlıyım. Keçi peyniri eritmesi de harika. Şarabımız ise dünkünden daha uygun benim damak zevkime. Corvus Rarum. Buraya özgü bir tatlı varmış. Peynir helvası. Ondan da deniyoruz ve ona da hayran kalıyoruz.

Gecemiz burada bitmiyor. Adanın nadide barlarından birine gidiyoruz. Fuska Bar. Denizin dibine konmuş sandalyeler. Kale manzarası muhteşem. Kesinlikle gidilmesi gereken yerlerden biri bence.

Ayazma'da Koreli Restoran'ı deniyoruz bu sefer. Yan masadakiler bize ada üzümünden ikram ediyor. Buranın üzümünü de yemeden geçmiyoruz böylece. Buranın zeytinyağlıları bir harika. Bugün değişik bir şey yapalım ve hamburger denen şeye binelim diyoruz. Sürat teknesinin arkasına bağlanan bu ringolardan düşme ihtimali sıfırmış. İyi peki buna binelim diyorum. Sıkı sıkı tutunuyorum. Ama bir yerde gözlerime kaçan su çok yaktığı için gözlerimi kapatıyorum. O sırada kendimi denizin koyu lacivert sularının içinde buluyorum. Baya açık denizdeyiz. Köpek balıklarıyla cebelleşiyorum. Kimse şu kızı kurtarim demiyor ve ben kendim köpek balıklarından kurtulmayı başararak adaya kadar yüzüyorum. "Dermişim". Arada bir böyle düşenler de oluyor diyo tekneyi süren adam. Neyse tek ben değilmişim. O günümüz de öyle geçiyor. Akşama Martı Restoran'dayız. Fuska Bar'a gittiğimizde gözümüze kestirmiştik orayı. İskelenin üstünde yiyor insanlar yemeği ve kale manzarası tabii ki yine harika. Ama şansımıza o gün çok rüzgarlı. Sağdan soldan rüzgarı yiyoruz. O günkü tercihimiz rakı yönünde. Martı Restoran değişik mezeler yemek isteyenler için bire bir. Ahtapot salatası, değişik bir roka salatası, yoğurtlu cibez üstüne domates sos, asma yaprağında keçi peyniri eritmesi yediğimiz mezelerden sadece bir kaçı.

Hımm yemeğe geçmeden önce uğradığımız Şarap Aksesuarları Mağazası'nı unuttum. Türkiye'nin tek şarapla ilgili aksesuar yapan dükkanıymış burası. Bozcaada hatırası almak isteyenler için çok güzel bir yer. Biz bir sürü şey aldık. Şarap mantarlarından yapılmış panodan şaraplığa kadar. Magnetten havluya kadar bir sürü cici şey. Onları bir güzel İstanbul'a da taşıdık. Ordan alışveriş yapmak çok keyifliydi.

Dördüncü günümüz olan son günümüzde kahvaltıya uyanamayıp kendimizi merkezdeki Eski Kahve diye bir yerde buluyoruz. Ada zeytinleri, ada zeytinyağı, ezine peyniri buradaki kahvaltıların olmazsa olmazları.

Son günümüzde Kale'yi ziyaret etmeden geçmiyoruz. Kendi haritamızla kalenin bölümlerini çözmeye çalışıyoruz. Ama bence mutlaka çıkılması gereken bir yer. Bütün ada ayaklarınızın altında ve manzarası müthiş.

Artık şarap ve reçel alma zamanı. Ada'nın domates reçeli meşhur. Gülerada Reçelleri de duyduğum bir markaydı. Oraya girdiğimde kendimi kaybedip sadece domates reçeli almakla kalmıyorum, incir ve ceviz reçeli hatta pekmez de alıyorum. Reçelciden çıkıp kendimizi Corvus ve Talay'ın şarapevlerinde buluyoruz. Çok sevdiğimiz Corvus Rarum şarabından alıyoruz. Talay'ın da Shiraz şarabından alıyoruz. Burdan şarap almadan dönersem içimde kalırdı.

Bozcaada'da daha uzun kalıp bütün restoranları kafeleri denemek isterdim. Ama yine kısa bir zamana çok fazla tat sığdırdık.

Huzurlu bir tatil için, kesinlikle Bozcaada...

11 Ağustos 2010 Çarşamba

Özledim seni İstanbul...

Öyle bir şehir ki bu şehir, sevmem sevmem diyene sevdirir kendini, burası gezmelik, burada yaşanmaz diyeni de öyle bir yaşattırır ki ağzın açık kalır.

Her zaman sarar sarmalar, içine alır. Öyle bir alır ki hem de, evin gibi görürsün. Oraya "gitmezsin" artık, her zaman bir yerlerden oraya "dönersin".

Burada dakik olmayı değil, geç kalmayı öğrenirsin. Geç kala kala erken çıkmayı öğrenirsin. Erken uyanmayı ama erken uyumamayı öğrenirsin. Trafik olmasa dersin durursun ama arabayı sen kullanmıyorsan o trafik bile sana güzel gelir.

Sabah kahvaltıya gidelim deyip bir türlü o kahvaltıya sabah gidememekmiş İstanbul. Bütün müzeleri gezelim deyip gezememekmiş. İstanbul'da yaşamak boğaz turu yapmak değilmiş. İstanbul'da yaşamak Bebek'te trafik tıkandığında denizi izlemekmiş. Denizin farkına o zaman varmakmış. İstanbul hiç bir zaman toplu taşıma araçlarını öğrenememekmiş, her yere taksiyle gitmeye çalışmakmış. İstanbul güzel lezzetler tatmakmış, aynı lezzeti ikinci defa tatmaya fırsat bulamamakmış. Aynı şarabı ikinci defa içmemek, bir kere bira içtiğin yerde bir daha içmemekmiş İstanbul.

Uçsuz bucaksızmış İstanbul. İstanbul'da yaşamak onu hiç bitirememekmiş. Her gün ona daha çok şaşırıp, her gün onu daha çok sevmek, her gün gelecek planlarına onu daha çok dahil etmekmiş İstanbul.


Ama ben anladım ki, İstanbul'u İstanbul yapan boğazı, taşı, toprağı değilmiş. İstanbul'u İstanbul yapan orayı sana sevdirenmiş.

7 Haziran 2010 Pazartesi

İnanmıcaksınız ama yazıyorum...



Yıllar sonra blog yazasım geldi. Neden? Çünkü Radyo ODTÜ dinliyorum şu anda, çünkü yeni bi kulaklık aldım ve bugün kendimi çok hafif hissediyorum.

Kendime hiç mi hiç zaman ayıramadığım bir dönemi geride bırakmak için sadece 4 günüm kaldı. Bu 4 güne neler sığdırıcam daha, 3 final 3 proje teslimi sığdırıcam. Esas güzel olan finallerimin bitmesi değil hemen ertesi gün İstanbul'a gidiyor olmam. Artık ne zaman bilet alsam da geri Ankara'ya dönsem derdim olmayacak en güzeli bu, en az 1 ay ordayım.

Şunu anladım ki İstanbul'a gidince dönesim gelmiyor. İstanbul öyle bi şehirmiş, hakkaten bağlıyormuş kendine. İlk defa doğum günümü orda geçirdim. Değişik bir sürü yere gittim, gezdim, gezdim.


Şimdi yine ders çalışmam gerekiyor, sanırım beni okuyan kimse kalmamıştır ama olsun, artık yazmaya başladım.

17 Nisan 2010 Cumartesi

Altın Klavye

Blog ödülleri dağıtılıyormuş. Ben de es kaza katılmıştım oylamaya.

Sonuçta ne oluyor ne bitiyor bilmiyorum ama desteklerseniz sevinirim:)

http://kisisel.altinklavye.com/

11 Nisan 2010 Pazar

Bıdı Bıdı Yaptım

Seviyorum kötü bi yoğunluktan(iyi yoğunluklar da var) çıkıp yazı yazmayı. Yoğun bir dönem geçiyor benim için. Derler ya kendime bile zaman ayıramıyorum. İşte ben öyle demek istemiyorum. Demicem işte.

Güzel bir pazar sabahı geç uyanmak isteyip de erken uyandığım şu dakikalarda düşündüm ki ben güzel bir cumartesi geçirdim.

-Refleksolog olma yolundaki çabalarım hızını kaybetmedi. (Google Chromecuğum refleksologun altını kırmızıyla çizmene şaşırdım, ne demek yani öyle bi kelime yok mu ne ayıp) Dün 3. dersimizi de yaptık. Katılan insan sayısı giderek düşüyor ama daha verimli geçtiği kesin. Seviyorum ayakları:) Bütün yükümüzü taşıyorlar onlara iyi bakmamız lazım, onları rahatlatmamız lazım, çok hassaslar. Kıyamam :P

Bu arada stajlardan birer birer red yiyorum, hadi hayırlısı diyorum bu duruma.

-Dans edemediğim iki hafta boyunca, düşündüm de dans etmek lazım. Ettim de. Mutluyum mesudum. Dünkü milonga çok güzeldi, kalabalıktı, kokteyllerimizi içtik güzelleştik.

-Ben yine düşündüm ne zamandır fotoğraf çekmiyorum. Dün yarı profesyonel bi makineyle Murat hoca ve Esra'nın gösterilerini çekmeye çalıştım. Kendi makinemi özlediğimi anladım. İyi oldu bu.

-Yazın İstanbul'da olmak istiyorum. Orada bi kaç ay yaşamak bana iyi gelicek eminim. Bu da kader kısmet tabi, şurda ne yazıyosa o.

Ben yine başladım sadece kendim okuyormuşum gibi yazmaya. Halbuki okuyanlarım var. Bunu bana söyleyenlere teşekkür ederim, adeta yeni meşhur olan biriyle fotoğraf çektirmek istediğinizde o yeni meşhur olanın duyduğu mutluluğu duyuyorum:)

Herkese güzel Pazarlar, Pazartesiler, Salılar...

5 Mart 2010 Cuma

Refleksoloji neymiş ?

diye merak etmediyseniz hiç, bence artık etmelisiniz. Çünkü bu olay çok acayip bişey.

Benim refleksolojiyle alakam sadece internetten okuduğum bir kaç yazıdan ibaretti. Ta ki geçen cumartesine kadar. Efendim Yogaşala Ankara'da Elif Öney isimli pamuk şeker gibi bir hocamız var. Kendisi aynı zamanda refleksoloji uzmanıymış, öğrendim. Refleksoloji kursu verdiğini öğrenince de koşa koşa kaydımı yaptırdım. Toplamda 30saatlik teorik ve uygulamalı bir eğitim veriyor kendisi. 1.dersimizi de yaptık. Refleksoloji, ayaklarda bulunan 7000küsür sinire yapılan masajla bir çok hastalığın tedavisine yardımcı oluyor. Kendisi tek başına bir tedavi yöntemi değil tabi ama bir terapi yöntemi.

Yüzyıllar öncesine dayanan bir geçmişi olduğu biliniyor. Bir çok hastada çok büyük değişiklikler görüldüğü ve yardımı olduğu artık ispatlanmış. Migrenden MS'e, felçten sinüzite, hormonal rahatsızlıklardan psikolojik hastalıklara çok geniş bir hastalık yelpazesinde yardımı oluyor. Çok sağlıklı hiç bir şikayeti olmayan biriyseniz ne ala. Bağışıklık sistemini güçlendiriyor ve kendinizi çok iyi hissetmenizi sağlıyor. Refleksoloji böyle acayip bir şey işte.

Vücudumuzun bir aynası gibi ayaklarımız adeta. Her organımızın ayaklarda bir yansıma bölgesi var.


İlk derste ısıtma ve soğutma yöntemlerini, masaj yağı yapımını ve sinir sistemi yansıma noktalarına nasıl masaj yapacağımızı öğrendik. İkinci ders 3 hafta sonra ve bu süre içinde en az 10 defa masaj yapmamız gerekiyor.

Daha 1 hafta olmadan ben 6 defa yaptım bile. Herkes halinden çok memnun. Çok iyi hissettiklerini, ayaklarında hafifleme hissi hissettiklerini, bütün vücudu canlandırdığını söylüyorlar. Çok dinlendirici ve keyifli bir uygulama. İşin kötü yanı bana yapan kimse yok maalesef. Ama ben sevdiklerime yaparken çok keyif alıyorum.

Böyle enteresan bi olaya dışardan bakmamak gerek.

28 Ocak 2010 Perşembe

Yogaloft şimdi Adana'da!

Reklam anonsu gibi oldu. Ama ben de sevdiğim şeylerin reklamını yapmayı çok seviyorum napim.

Efendim maalesef şimdiye kadar Adana'da bir yoga stüdyosu yoktu. Sömestr'da Adana'ya gelir gelmez araştırdım ve yeni açılan Yogaloft-Adana'yı buldum. Henüz bir internet siteleri yok. Hatta öyle bir yoga stüdyosuna dair bir haber bile yok. Facebook sağolsun yoga hocasını buldum. Ebru Özler Burkut. Neticede bir şekilde ulaştım kendisine. Hatha Yoga dersleri veriyor. Yeri de çok merkezi(Ziyapaşa, Starbucks karşısı). Aldığım haberlere göre tango hocalarımın açacağı yeni Tango Adana dans stüdyosunda da ders verecekmiş. Çok tatlı, güleryüzlü bir kadın. Dersi de çok rahatlatıcıydı.
Böyle de huzurlu bi yer...

Adana'da daha önceden böyle bir yerin olmaması çok şaşırtıcı. Eksikliğini hissedenlere güzel bir haber olmuştur.

Namaste! :)

25 Ocak 2010 Pazartesi

Siz de farkettiniz mi bilmiyorum.

Şimdi farkettim ki benim blogumu okuyan insanlar var.
Hatta yazmadığım zaman bana serzenişte bulunanlar bile var.
Sırf farkettiğim için yazıyorum.
Ha bir de kendinden bahsetmediğim için üzülenler var.
Yok yok bugün egomu besleme günüm değil.
Havamda değilim o kadar.
Bir de bilgisayarım var ki kendisi bilgisayarlık görevinden istifa etti.
Çantasının içinde servise götürülmeyi bekliyor.
Şimdi "dejavu" yaşadım ki geçen sene de bu zamanlar kendisi servisteydi.
Böyle ne yapacağı kestirilebilen bir bilgisayarım var işte.

Bir de benim twitterım var ki, oraya yazmaya daha az üşeniyorum.
Haberiniz olsun:)

19 Ocak 2010 Salı

İnanır mısın?

Üstümde bi rahatlık bi rahatlık.
Seviyorum sınavlara rahat rahat girmeyi.
Sınavdan önce 1 saat uyumayı.
Sınavdan çıkıp yoga yapmayı.
Dans etmeyi.

Ha bu arada evde kablolu internetten kurtulduk :) Özgürce evin her metrekaresinden internete girebilmemizi sağlayan sevgili arkadaşımıza teşekkürü bir borç biliriz.

25 Aralık 2009 Cuma

Yemek yapar mısın?Yoksa yer misin?

Anladım ki insanın kendini rahatlatmasının biiir sürü yolu var. Kimi bağırır çağırır, kimi ağlar zırlar, kimi uyur, kimi tek başına çeker gider bir yerlere.

Ben de yemek yaparak rahatlıyorum. Üstelik her gün yaptığım için çok rahatım. Hastayken bile bu yolla iyileşiyorum. Üstelik git gide kendimi aştığım için yol da katediyorum bir yandan. Hem de bu öyle bir rahatlama yöntemi ki herkesle paylaşmak istiyorum yaptığımı. Konukomşuya bile dağıtasım geliyor.

Onlar yerken mutlu gözüküyorlarsa çok hoşuma gidiyor, hatta güzel birşeyler söylerlerse daha da mutlu oluyorum. Şimdi anlıyorum annemin bi tek yemek konusunda benden yardım istememesinin nedenini, o da bu yolla rahatlıyordu...

Not: blogum yakında yemek tarifi bloguna dönüşürse şaşmayın:)

13 Aralık 2009 Pazar

Huzur

Huzur bazen uyuduğunda üstüne battaniye örtecek birinin olması,
bazen yaptığın yemeğe çok güzel olmuş denmesi,
bazen de gözlerini kapattığında aklına hep güzel şeyler gelmesi...

Huzur herşeydir, mutluluktur, paylaşımdır, kendine zaman ayırmaktır.

Herkese benden huzur dolu bir hafta!

29 Kasım 2009 Pazar

Tango Bayramı


2006 yılından bu yana verilen uğraşların sonunda Dünya'nın ilk 3'ünde isimleri sayılan Sebastian Arce ve Mariana Montes Shine Dans Stüdyosu aracılığıyla ilk defa Ankara'daydı.

Kurban bayramı sayelerinde Tango Bayramına dönüştü. 3 gün boyunca verdikleri tango derslerinin 2 tanesine katılma fırsatı buldum. Özellikle boleo dersine bayıldım. Murat Gürmen hocamın da dediğine göre Arce her seferinde farklı bir şey çözümlemiş olarak geliyormuş. 88den bu yana tangoyla iç içelermiş ve her gün 6 saat antrenman yapıyorlarmış. Aslında işin yetenekle alakası olmadığının üstünde çok durdular.

"Sebastian sihirli değneğiyle gelip dokunsun diye beklemeyin, çalışın."

Öyle tertemiz bir dansları var ki kitap niteliğindeler resmen. Dün gece de Mydonose Plaza'da muhteşem bir gösteri yaptılar, aman allahım ellerim kızardı alkışlamaktan. Uzun süre etkisinden çıkamadım. Bunun bir üstü daha var mı merak ediyorum doğrusu.

Bu güzel gece için Murat hocama, Mine hocama ve Tuğba'ya çok çok teşekkürler...

8 Kasım 2009 Pazar

"Yoga yapmanın en zor bölümü yoga matınızı yere sermektir"

Hayatıma yeni bir renk daha katmayı başarmış bulunuyorum. Liseden beri yapmak istediğim ve hep kendime yakın hissettiğim ayrıca yapanlara da imrenerek baktığım yoganın ilk dersine dün gittim.

Gitmeden önce iyice araştırdım ve karşıma iki tane yoga stüdyosu çıktı. İkisini de tavsiye eden arkadaşlarım vardı ve ikisi de bana birbirinden ters yerlerde bulunuyordu. Yogakil ve Yogaşala.

Ben de bana daha az ters bir yerde olan Yogaşalayı seçtim. Gaziosmanpaşa her ne kadar bana uzak olsa da bir dolmuş ve bir taksiyle yarım saatte ulaşabileceğim bir yer. İnternet sitesinden araştırdım ve karşıma binbir çeşit yoga çıktı. Bana uyan saatlere ve başlangıç seviyelerine baktım. Hatha yoga ve Vinyasa yoga. İkisini de şansıma bak ki Pınar Canko veriyor. Çok iyi hocadır diye tavsiye aldığım bir hoca. Kendisini facebooktan buldum ve sordum, hangisi bana daha uygun olur sizce. Hatha'yla başlamamı ve bi iki ders sonra Vinyasa'ya geçmemi önerdi. Hatta ikisini birden yaparsam daha iyiymiş. Tamam süper. Cumartesi sabahı olması da ayrı bir güzel oldu dersin.

Ben gitmeye kararlıyım, bir yandan da reklamını yapıyorum çevreye. Seçil de tamam ben de gelirim dedi hemen. O da süper.

Cumartesi sabahı kalktık dolmuş+taksi yapıp biraz dolanıp Yogaşala'yı bulduk. Ayakkabılarımızı kapıda çıkardık. İçerisi olabildiğince sessiz. İnsanlar seslerini kısarak konuşuyor. Ayrıca herkes güler yüzlü. Formlarımızı doldurduk ve deneme dersimize girmek için üstümüzü değiştik. Olabildiğince rahat kıyafetler giymek gerekiyor çünkü şekilden şekile girebiliyorsun.

Adının sonradan Gökhan olduğunu öğrendiğim çocuk bize yardımcı oldu. Derste 15-20 kişi vardı ve sadece 3 tanesi erkekti. Hocanın önüne matlarımızı serdik ve Gökhan eşliğinde ısınmaya başladık. Müzikle beraber kendimizi derse hazırladık. O kadar rahatlatıcıydı ki. O müzikleri 24 saat dinleyebilirim.

Ardından derse Pınar Canko devam etti. Isınmadan sonraki ilk kısım Yin kısmı. Hareketlerde daha uzun süre kalıyoruz. Daha yavaş daha feminen bir kısım. Ona rağmen zorlayıcı. İkinci kısım ise Yang. Hareketler hızlı ve seri. Eğer sadece Yin kısmını yapıp bırakırsak, ordan depresif bir şekilde çıkarmışız. Hani kadınların battaniyeyi üstüne alıp bütün gün televizyon izlemek istedikleri ruh hali gibi. Daha enerjik çıkmak için Yang kısmıyla tamamlamamız gerekiyormuş. Bu kısımda 21 defa bir seri hareketi tekrarladık. Ben aralarda 4-5 tanesini yapamadım ve dinlenme modu dedikleri bebek duruşunda dinlendim. İlk ders olmasından dolayı normaldir herhalde diye düşünüyorum. Ve son kısım dinlenme kısmı. Üstünüze battaniye, gözlerinize küçük yastıklar veriyorlar. Sırt üstü eller yukarı bakacak şekilde açık yatıyorsunuz ve tüm vücudu gevşetiyorsunuz. Altta da harika dinlendirici bir müzik çalıyor. Son olarak bir kaç soğuma hareketi yapıp dersi bitiriyoruz. Ders 1 buçuk saat sürüyor.

Ordan çıktığımızda iyi bir şey yaptığımızın farkındayız. Bir yandan üstümüzde bir rahatlama var ve direk gidip uyumak istiyoruz. Bir yandan da şöyle güzel bir cumartesi geçirmek.

Not: Yoga yaparken çorapları çıkarmayı unutmamak lazım:)

9 Ekim 2009 Cuma

Cihan 20 yıl sonra karısına kavuştu!



Minik mi minik bir Cihan varmış. Daha 3 yaşındayken karıcım karıcım diye Nilüfer'i severmiş. Nilüfer de öyle basit bi komşu kızı değil. Bildiğimiz tanıdığımız geceler katran karası geceler diyen Nilüfer. O zamanlar minik Cihan hayallerine kavuşup Nilüfer'le tanışmış, fotoğraf çektirmiş, hem de ailecek yemek yemiş.

Aradan 20 yıl geçti. Bizim Cihan tutturdu Nilüfer imza gününe gidelim diye. Baktım eğlence var, Cihan'ın fotoğrafçısı olarak ben de katıldım. Gittik birer albüm aldık ayıp olmasın diye. Maksat imza günüyse şarkıcı da azcık kazansın di mi. Cihan'ın elinde o 20yıl öncesinin fotoğrafı da var tabi. Oraya ilk gidenlerdendik ama sıraya girmeyelim diye diye, sıranın ortalarında kaldık. Bekledik bekledik, saat 6daki imza gününe Nilüfercim yarım saat gecikti trafik mrafik. Neyse sıramız geldi. Cihan şüphesiz günün en akılda kalıcı Nilüfer fanıydı. E kimsede 20 yıl öncesinin fotoğrafı yok tabi. Hakkını yememek lazım kadın o zamandan bu yana gençleşmiş resmen. Cihan sen de "çok büyümüşsün".

Uzun zamandan beri karnıma ağrılar girene kadar gülmemiştim hem de dolmuştan kaynaklanan "rahatsızlığım"a rağmen. Bu ikinci imza günüm oldu, tabi yanlışlıkla girdiğim Ferhat Göçer imza gününü sayarsak. O zamanlar daha tanınmıyordu, pek kimse yoktu yazık. Neyse ben fotoğraflara geçim:





Eklenti: İmza gününde günün adamı olan Cihan, konserde de yapacağını yapmış. Nilüfer sahnede 20 yıl öncesinin fotoğrafını anlatıp, şimdi de o çocuğu görün demiş ve Cihan'ı sahneye çağırmış. Konserin gözdesi Cihan Tanglay:)

18 Eylül 2009 Cuma

Dur kalk, git gel, in bin

Ankara'daydım, şimdi Adana'dayım. 5gün sonra yine Ankara'da olucam. 14gün sonra yine Adana'da. 16gün sonra yine Ankara.

...
Baya matematik yaptıktan sonra kısacası bu ara çok git gel yapmam gerekiyor. İlk gidişim ev için oldu. Eksik eşyalarımı tamamladım. İtfaiye meydanı ne güzel yermiş. Tam öğrenci milletine göre. Yepyeni ikinci el bir çamaşır makinesi aldım. Pazarlığını da rahat rahat yapıyorsun. Eve getirip kuruyorlar da. Üstelik mezun olunca bizi ara, geri alırız makineni diyorlar. Tabi hep ikinci el mallar yok. Sıfır ürünler de var. Mobilyacılar sitesinden ambalajsız getiriyorlarmış. O yüzden tek tük çizik olabiliyor. Hiç bir yere sapmadan ilk sokakta sırf böyle yeni şeyler bulunuyor. Çok şık şeyler vardı hakkaten. Odamı da ordan düzdüm. Pazarlık iyi yaparsan, fiyatlar da çok uygun. Sevdim valla. İlk başta Adana'dan getirmeyi düşünüyordum, ama 500liradan aşağı getirmedikleri için, böyle kesinlikle daha ucuza geldi.

Geriye kaldı valizimi alıp gitmek. Bilet alma işini son güne bıraktığım için, bayram dönüşü bulamadım maalesef. Evden yapacağım kayıtla seçmeli ders alabilir miyim bilmiyorum. Kampüs dışına saatler sonra açıyorlar kayıtları malum. Yine bir psikoloji dersi almalıyım sanki.

Bu arada, bugün baya baya araba kullandım yahu. Üstünde kocaman sürücü kursu yazan arabayı hem de. Kardeşim görüyorsun acemiyiz. Niye kornaya basıyorsun? Mal mısın? demek istiyorum tekrardan. Stajdan ve direksiyon kursundan arkadaşım Seren'in araba kullanması hele koparıyor beni:)) Küfür etmedik şöfor kalmadı. Vites olayını çok sevdim ben, öyle otomatik araba istemem :) Araba almak isteyenlere duyurulur. Malum tekrar Adana'ya dönüşüm de direksiyon sınavı yüzünden olacak. Sonra sabitlenecem artık bir yere, çok şükür.

7 Eylül 2009 Pazartesi

Tembellik Başa Bela!

Çok tembel oldum ben. Her sabah kalktığımda bugün staj raporuna başliyim diyorum. Olmuyor. Pazartesi başla diye ısrar ediyor içimdeki ses. Kaç pazartesi geçti. Tık yok. Mersin'e gidip dönememek de 1 haftamı yedi. Haftaya da direksiyon kursu başlıyor. Aklımın bi köşesinde ev taşıma işi yer kaplıyor. Derken var mısın yok musun izliyorum. O da 5 saat filan yiyor. Hiç bir şey yapmamak bu kadar zaman yer mi ??! Bir de Esra Erol'un ayda 130bin lira aldığını ve bu sezon 200bin lira istediğini öğrendim. Biz çalışalım çalışalım 2bin lira maaş bulduk mu sevinelim. Oy oy.

24 Ağustos 2009 Pazartesi

Tarantino'yu sevmek


-Rezervoir Dogs
-Pulp Fiction
-Kill Bill
-Death Proof

ve şimdi Inglourious Basterds(Soysuzlar Çetesi).

Diyecek söz bulamıyorum bu filmlere. Tabii ki Kill Bill'in yeri bende ayrıdır. Hayatımın filmidir. Çok uzun olduğu için vol 1 vol 2 diye ikiye bölmüş Tarantino, ondan tek film sayıyorum ben onu. Bu filmi bu kadar sevmemin sebebini arıyorum. Cevap kurgusu ve çekimleri. Kan görmeyi sevmem de bir etken hatta arada cerrah mı olsaydım diye düşünmüyor değilim bu yüzden:)

Ama şimdi Soysuzlar Çetesi, Kill Bill'e rakip olacak gibi. Hangisini üst sıraya koysam şaşırdım doğrusu. Soysuzlar Çetesi 3 saatlik bir film ve Cihan bir dakika bile uyumadı filmde. O kadar diyim ben size anlayın. Her filmde az da olsa kestirir çünkü. Hakkaten bir dakika bile sıkılmadım. Sürekli ne olacak şimdi diye bekledim. Heyecan doruktaydı. Ve muhteşem bir şekilde sonlandı. Çıktığımda kendime gelemedim. Hatta tekrar tekrar izlemek istedim.

Şimdi soruyorum. Tarantino sevilmez mi be kardeşim? Ha bir de Didem Erol'la aşk yaşıyormuş. İnanmamıştım ama baya boy boy fotoğrafları var. Allah sahibine(!) bağışlasın napalım.

18 Ağustos 2009 Salı

Ne bu alışkanlık merakı?

Alışmaya ne meraklıyım. İki kere yaptığım birşeye alışıveriyorum. Üst üste iki gün börek yediysem mesela, tamam artık o börekle aramda bi bağ oluşuyor. Şaka maka ilk başlarda keşke ben de yaz okuluna kalsaydım anacım diye düşünürken, şimdi Adana'ya feci alışmış durumdayım. Okulun başlamasını istemicem biraz daha uğraşsam. O derece. Tembelliğe alıştım aslında. Yediğim önümde yemediğim arkamda. Zaten burda da tek başıma yaşıyorum gibi. Annem babam haftanın büyük bölümü evde değiller. Keyif yerinde, özgürlük yerinde. Alışmaya meraklıyım sanırım birşeylere. Alışkanlıklar güzel. Alışmış kudurmuştan beterdir. Beter midir ulen acaba?

9 Ağustos 2009 Pazar

Ain't no sunshine when she's gone

Dinledikçe dinliyorum. Farklı versiyonlarını. Farklı coverlarını. Pazar sabah kahvaltımı yapmışım, süt bulamayıp suyla pancake pişirmişim abim de sosis kızartmış. Yemişiz bi güzel. Üstüme de bir ağırlık çökmüş. Trans moduna geçiyorum. Dinledikçe dinliyorum. Aklımdan bir sürü şey geçiyor. Kalbim hızlı atmaya başlıyor bazen, bazen de yüzüme bi gülümseme geldiğini farkediyorum. Bazen durgunlaşıyorum. Her farklı seste farklı bişey hissediyorum. Dansı düşünüyorum. Sahilde yaptığım tangoyu, evde yaptığım tangoyu, çimlerde yaptığım tangoyu, Ankara'dakini Adana'dakini. Hepsi geçiyor aklımdan. Gelmiş geçmiş her biri, tek tek. Bir şarkı açıyor bilinçaltımı.

Ain't no sunshine when she's gone.

5 Ağustos 2009 Çarşamba

Yuva

Eve adımımı attığım ilk andan itibaren sahipleniyorum. Artık ev değil evim oldu. Öyle ailemin evi gibi misafir değilim burda. Herşeyinden sorumluyum. Alışverişinden temizliğinden faturasından. Sanki yıllardır burda yaşıyormuşum gibi hissediyorum ilk günden. 5gün kalıp dönecekken, dönemiyorum. 1gün daha 1gün daha diye uzatmaya çalışıyorum. Arkadaşlarımın çoğu burda. En yakınlarımla komşuyum şimdi. Bir sıfat daha eklendi arkadaşlığımıza. Yeni komşum. Ev arkadaşı kavramı yeni girdi hayatıma. Benden önce taşınan ev arkadaşım çoktan yuva yapmış evimizi. Daha rahat ediyorum tabi. Sabah erken kalktığımda temizlik yapıyorum. Hiç yapmadığım şey normalde. Gidiyorum gazete alıyorum marketten. Eve alışveriş yapıyorum. Taze fasulye pişiriyorum. Lafa dalıp dibini yakıyorum. Yine de yiyoruz, ben yaptım diye. Komşumdan hediye olan posteri nereye assak, iki sene önce yaptığım oda arkadaşımın çerçevelettiği puzzle'ı nereye assak diye düşünüyoruz. Eksiklerin listesini yapıyoruz. Komşuculuk oynuyoruz. Misafir ağırlıyoruz.

Huzur hissediyorum...
Bırakamıyorum burayı, son 1 gün daha...


Not: Adı geçen oda arkadaşım ve komşum aynı kişiye tekabul etmektedir:)

24 Temmuz 2009 Cuma

Bossa'dan Canlı

Bugün durgun bir gün. Kimse iş vermedi. Sabahtan beri bilgisayar başında oturuyorum. Hepsiburada.com' u hatmettim. Pike takımlarından dvdlere kadar herşeye baktım. Çok güzel duvar stickerları var, bayıldım. Ayrıca pinball denen oyunda kendi rekorumu kırdım. Resmen 5milyon küsür yaptım. Ama şimdi bana sorsan staj nasıl geçti diye, çok güzel geçti ufkum genişledi derim. Hiçbirşey yapmamış olsan bile ki ben çok şey yaptım staj insanın çalışma hayatına bakışını netleştiriyor. (Tam şu an yangın alarmı çalıyor, ama kimse yerinden kımıldamıyor. Gerçekten yangın çıksa nolacak? Ve sustu..)

Çoğu stajyerin ayak işi yaptığını ya da bomboş bütün gün oturduğunu düşünüyorduk. (Yangın alarmı yine başladı ve sustu) Bunun üzerine endüstri mühendisi stajyerleri olarak bir araştırmaya başladık. Geldiğimiz ilk gün başlayan projenin ikinci kısmıyla uğraştık. İlk etapta stajyerlerin düşüncelerini öğrenmek için toplu bir anket düzenledik. Anketin sonuçları bizi epey şaşırttı. Stajyerlerin büyük çoğunluğunun Bossa'dan gayet memnun oldukları ortaya çıktı. İkinci etapta da anketi düzelterek ve eksiklerimizi kapatarak yeniden yapıcaz. Amacımız stajyerlerin memnun olmadıkları noktaları ortaya çıkarıp, onları gidermenin yollarını bulmak.

Bu proje dışında uzman mühendislerimizden Hakan Bey bize 6sigma hakkında bilgiler verdi. 6sigma üniversiteden mezun olan her endüstri mühendisinin aslında bildiği şeyler üzerine kurulu. Kolaylığı ise bildiğimiz şeyleri daha sistematik bir yolla kullanarak problemleri çözmek. Buradaki endüstri mühendislerinin görevi de zaten bu ve benim çok ilgimi çeken işler yapıyorlar.

Bize verilen diğer işlerden biri de rakip firmaları araştırmak oldu. Bu yolla da bilmediğim bir çok iyi firma hakkında bilgi sahibi oldum. Çalışma sistemleri nasıldır prim sistemleri nasıldır onları öğrendim. Bir çok ülkede konfeksiyon satışları ne durumda, krizden kim nasıl etkilendi, kimin ihracatı arttı, kimin azaldı, bunlar hakkında fikir sahibi oldum.

Şeflerimizden Meryem Hanım da TRIZ hakkında bizle çok güzel bir toplantı yaptı. Beyin cimnastiği yaptık hep beraber. Gerçekten keyifli bir işti. İyi ki endüstri mühendisi olucam diye düşündüm.

3hafta boyunca bunları yaparken bir yandan da staj sorularımı cevaplamak için uğraştım. İngilizceye çevrilmesi gereken bir çok veriden sadece bir kaçını çevirdim. Gerisini uzun yaz tatili boyunca yapmayı düşünüyorum. Ne cevap vereceğimi tam olarak bilemediğim kazık sorular da mevcut tabi.

Şanslıyız aslında diğer departmanlara göre. Herkesin birer bilgisayarı var, çalışanlar bizle çok ilgili. Hiç bir sorumuzu kestirip atmıyorlar ve işlerini anlatmaya hevesliler.

Kısaca güzel bir staj dönemi geçti bu sefer. Geriye kaldı 2 iş günüm. Sonra ver elini sıkkınlık pıkkınlık.

14 Temmuz 2009 Salı

Her Türlü Rüzgar gibi!

-Tango giderek daha da zevkli bir hal almaya başlıyor.

-Motosiklet günlüğünü izlemeyi unutmamam lazım.

-Kask dışında herşey perfect!

-Hatta kask bile güzel, dünyadan soyutlanmak ama tüm rüzgarı vücudunda hissetmek!

-Ben de motorcu mu olsam?

-Yok yok otur oturduğun yerde!

-Geçen gün kendimi resmen Adana'dayken Adana'da değilmiş gibi hissettim.

-Göl manzarasının mükemmel olduğu yerdeydim!

7 Temmuz 2009 Salı

Staj Defteri

Aslında dün başlaması gereken stajım bugün başladı. Dün sabahın köründe, normalde uyandığım saatten 5 saat erken uyanıp Bossa kapılarına gittim. Bir sürü stajyer kılıklı gencin kapıda beklemesinden bir terslik olduğu belliydi. Nitekim beni de içeri almadılar. Neymiş efendim sigorta belgesi elimde olacakmış. Sabahın 8inde onu bana fakslicak insan aradım, sonunda Seçil'e ulaştım. Artık bir şey istemeye de yüzüm kalmamasına rağmen hala birşeyler istiyorum. Neyse tıpış tıpış eve geri döndüm. Bir yandan sabahın köründe boşu boşuna kalktığıma sinirleniyorum bir yandan da bi gün eksik staj yapcam diye seviniyorum öyle enteresan duygular içerisindeyim. Neyse faks sağ salim fabrikaya ulaşırken ben öğlene kadar mışıl mışıl uyudum.

Bugün yine sabahın köründe kalktım ama bu sefer o kadar koymadı. En azından kapıdan dönmicemi biliyorum. Gittim tanıdık insanlar.. Fabrika bu sene başkasına satıldı diye belki tanıdıklarımı da işten çıkarmışlardır diye düşünüyordum. Müdürler hariç şefler ve uzmanlar geçen senekiyle aynı. Beni de tanıyorlar, kıdemli stajyere çıktı adım. Mesainin 4'te bittiğini öğrenince çok sevindim. Geçen sene 5.30'da bitiyordu ve zaman geçmek bilmiyordu o saate kadar.

Zamanın pek boş geçtiğini söyleyemicem. Sıkılmak için pek vakit olmadı. En azından bu sene cevaplamam gereken staj sorularım var. Onları cevaplamak için kafa yorarak boş boş oturmaktan kurtulabilirim.

Staj böyle birşey.

2 Temmuz 2009 Perşembe

Anlaşılmasa da olur :)

Neden sevdiğim şeyleri somutlaştırmaya çalışıyorum ki?

Bunu yeni farkettim, bir şeyi sevdiğimde onu kanlı canlı karşımda görmek istiyorum. Neden? Çünkü kansız cansız bir şey benim sevgime karşılık veremez de ondan. Tek taraflı sevince, yeterince haz duymuyor muyum? Ona da hayır. Beni inanılmaz mutlu eden şeyler var. Haz veren, hiç bırakmak istemediğim. Ben onlara aşık olmuşum şimdiye kadar, haberim yokmuş. Paylaşmayı sevmişim, beraber yapmayı sevdiğim şeyleri. Ondan sevmişim sevdiklerimi.

Bir ben mi anladım yazdığımı :)

23 Haziran 2009 Salı

Şaşırtıcı ama Gerçek

Adana'ya geleli tam tamına 1 hafta olmuşken benim hala sıkılmamam gerçekten şaşırtıcı, inanmassınız ama bir o kadar da gerçek.

Geldim geleli bir düzen oturdu kendiliğinden, gece 2 sularında uyuma, 12 civarlarında uyanma, televizyon izleme ve 6 civarlarında evden dışarı adım atma gibi bir düzen. Geldiğim gibi telefona sarılıp, Tango Adana'yı aramam ve tango kurslarına devam etmem yaptığım en doğru hareket olabilir. Haftanın 3 gecesini tangoya ayırmış durumdayım, ki bu süper bir gelişme benim adıma. Final dönemi dans edemedim diye çatlıyordum resmen. Ali Kemal ve Figen hocalar da çok iyi insanlar. İlk geldiğimde biraz farklı gelmişti sistemleri, ama şimdiden alıştım. Verimli geçicek benim için hissediyorum:)

Onun dışında da uzun zamandır görmediğim arkadaşlarımı sırasıyla görüyorum, bu da sevindirici. Herkes yaz okuluna gidicek o ayrı mevzu ama kalan sağlar bizimdir. Herbiri çağırıyor, birer birer gitsem yanlarına ne güzel olur. İstanbul, Ankara, İzmir gezsem sırasıyla. Bakalım daha yaz uzun...

Sonracııma acayip fotoğraf çekesim var, model olarak bizim hocaları kullansam diyorum:) Fena olmazdı hani.

Tatilin iyisi kötüsü olmaz ama hepinize iyi tatiller!

18 Haziran 2009 Perşembe

Kafa rahat

Sınıfımı geçmişim,
evime gelmişim.
Tabi kafam rahat olur.
Ankara'daki işlerimi halletmişim,
ev tutmuşum,
üstelik oda arkadaşımdan da kopmamışım,
artık komşu olmuşum.
Tango derslerine başlamışım,
spora başlamışım,
kilo vermişim.
Tabi kafam rahat olur.

12 Haziran 2009 Cuma

Şaka Maka Bitti!

Bugüne bugün resmen 2. sınıf da bitti! Dün biten sınavlar, bugün biten ödevler. O kadar sınava girip çıkarken ne kadar zorlanıyorum da bitince ulen ne kolay geçti bu dönem diyorum. Biraz unutkanım galiba. Biraz değil baya baya unutkan bi insanım ben. Okulda üçüncü yılım doldu, geriye kaldı iki yıl. Giderek zorlaşan dersler zaman zaman sıksa da hep daha zoru gelicek bu kolay diye düşünüp kendimi gaza getirdiğimi bilirim.

Ne olursa olsun bir dönemi de sağ salim atlattık ve tatile sağ adımımızla başladık.

Sağ adım demişken tango yapmayı özledim. Adana'ya bir an önce gidip tam gaz öğrenmeye devam etmek istiyorum.

Adana demişken bu yaz stajımı da orda yapıcam, üstelik Adana'nın en sıcak ayında. Gerçi sıcaklık konusunda kıyaslama yapamam, her an sıcak orda.

Sıcak demişken şaka maka eve çıkıyorum artık. Pazartesi gelse de bi aksilik olmadan ayarlansa herşey.

Pazartesi demişken bu yaz Londra'ya gitsem keşke, gider miyiz Ayça?


Eklenti: Yazı Dükkanımı açalı 1 yıl oldu, hoptiriniraynoom

4 Haziran 2009 Perşembe

Üç yıl

Üç yıllık bir hikaye. Tam gözlerimin önünde yaşandı.

Herşey yurt merdivenlerinde karşılaşmamız ve oda arkadaşı olduğumuzu anlamamızla başladı. Daha odamıza ilk adımımızı atmamızla birlikte iyi anlaşacağımızı anlamıştım. Şeker mi şeker gülen bir yüz, bellerine kadar dalgalı saçlar ve tabiki mor kareli pantolon. O zamanlar kızımız punk takılıyordu. Üzerinde de "I'm with stupid" yazan mor bir t-shirt. Ama başkasına bu kadar yakışamazdı bu tarz.

Sonraları birbirimize yavaş yavaş ısındık. Sırlar dökülmeye başladı. Belki de o kadar yavaş değildi, çünkü herkes önceden tanıştığımızı sanıyordu. Hep beraber takılıyorduk, arkadaş ortamlarımızı beraber buluyorduk. Kaç tane ortam değiştirdik, kaç arkadaş eskittik, kimlerle küstük barıştık ama birbirimizi hiç eskitmedik. İlk başlarda odadan çıkmayı pek sevmiyorduk, yurtta kim var kim yok bilmiyorduk, kantine gidip oturmuşluğumuz bile çok yoktu. İçimizde mutluyduk, ama dışardan da biraz soyuttuk. Seviyorduk odamızı çünkü. Kızımız bilgisayara çok düşkündü hala da olduğu gibi. Ayrılmazdı başından gecelere kadar. Benim dersim öğlen, onunki sabah olmasına rağmen ben hep ondan saatler önce uyurdum. Başları klavye sesi rahatsız ederdi, birşey demezdim, sonraları alıştım. Etkilememeye başladı.

Yavaş yavaş artık kareli mor pantolonlardan vazgeçilip, babet giyilmeye başlandı. Kızımızda değişimler tohumlarını veriyordu. Kokoş oluyosun kızım sayemde derdim. Giderek ben bunu nasıl takıyormuşum, bunu nasıl giyiyormuşum demeye başladı. Evet evet kokoş oluyordu bizim kız.

Ne aşklar yaşandı, ne ayrılıklar şu odada. Ne ağlamalar, ne zırlamalar, ne mutluluklar. Çiçeklerle odaya geldiği zaman birimiz, ikimizde mutluyduk. Surat beş karış geldiği zaman, ikimizde üzgündük. Ne arkadaşlar girdi çıktı odaya, bazıları şuan yolda görsek selam vermicemiz insanlar. Beraber tanıdık insanları, birbirimizi uyardık. Bazen söylenenler çıktı. Birimizin gıcık aldığını birimiz çok sevdi bazen. Ama sonuç hep aynı oldu. Yine ikimiz kaldık.

Gündüz herşey olup bittiğinde, odaya gelip de tanıdık, güvenilir bir yüz bulmak her zaman iç rahatlatıcı oldu.

Birimizin saçları kısacıktı, uzadı. Birimiz bellerine kadar saçlarını bir sinir uğruna kestirdi. Topuklu ayakkabı sayısı giderek arttı. Eskiden ayakkabılıktaki onlarca converse yerini çizmelere babetlere bıraktı. Bomboş duvarlar giderek doldu, posterler zamanla değişti. Kurt Cobain posterinin yerini şimdi Jeux D'enfants afişi aldı. South Park posteri yerine arkadaş fotoğrafları kondu.

Bizim değişimimize odamız şahit oldu. O da dahil oldu bu değişime.

Neler yaşandı neler, bir o söyler size. Kim gelecek bizden sonra bu odaya kim bilir.


İlk fotoğraf...

Burcu Kılıçkap'a ithaf ediyorum :)

3 Haziran 2009 Çarşamba

Fal Piyasası

Artık Bahçeli'de nerde kaça bakıyorlar, hangisi daha iyi bakıyor, hangisinde iş yok hepsini öğredik. Çok matah birşeymiş gibi de söylüyorum, ama hakkaten öğrendik.
İkinci sınavların bitmesine tekabül ediyor olaylar. Pazar pazar sabah sınava girip çıkmışız, önümüzde birkaç hafta sınav da yok. Napalım napalım diye düşünüyoruz. Her kafadan bir ses çıkıyor, yok hamama gidelim, yok Eymir'e gidelim, oraya gidelim buraya gidelim, hava da bir güzel. Ama o kadar planın üstüne hiçbirini yapamadık, kendimizi Ayçalarda bulduk. Türk kahvelerimizi içiyoruz bi yandan, o an kafalarda bir ampül yanıyor. "Hadi fal baktıralımm, eğlenceli olur!!" Hiç iyi falcı da bilmiyoruz, soruyoruz soruşturuyoruz. Kimseden öğrenemiyoruz hiçbi yer. Oturup nerde baktırsak diye düşünürken, sanki anlaşmış gibi Cem arıyor, "İyi bir falcı biliyo musunuz??"
Yok artık, nasıl yani??? Şaka gibi. Neyse madem bilmiyoruz nerde iyi bakıyorlar, biz öğreniriz o zaman diyip. Bahçeli'nin bütün fal cafelerinin yan yana olduğu sokağa giriyoruz. Tek tek kaça bakıyorsunuz diye soruyoruz kapıdan. Evet o da şaka gibi. 30 diyorlar ama 25e olur size diyorlar. Hepsi aynı taktik. Toplam 5 6 tane cafe geziyoruz böyle. Birisi 20ye olur size diyor. İrem kadını çok beğeniyor. Kadın aslında bir garip. Ben bildiğiniz fallardan bakmam diyor sizle ses ve düşünce yoluyla iletişime geçerim diyor.
Biraz daha gezdikten sonra oraya giriyoruz. Önce İrem baktırıyor. Fal bittiğinde çok da mutlu görünmüyordu, ama bana da birşey demedi baktırma diye. Üstüne ben baktırdım. Kadın resmen dolandırıcı çıktı. Önünde bir tane kağıt, kendi kendine karalıyor, o karaladıklarını birşeyler benzetiyor saçma sapan. Bütün sülalenin ne hastalıkları varmış, kim tayin olcakmış, kim işinde yükselecekmiş onları söylüyor güya. Ben de diyorum ki benle ilgili birşey söyleseniz, diğerleri çok ilgilendirmiyor beni. Bu sefer tarot kartlarını diziyor. Kafasına göre seçip duruyor. Bir sürü kart. Üstünde yazan rakamları toplayıp çıkarıyor kendince. Kısaca onu da bakmayı bilmiyor. Sonra ruhani konulara girmeye başlıyor. Ben iyice diyorum ulen kime denk geldik. Şurda iki dakka eğlencektik, nasıl çıktı. Bitiyor sonunda benim falım da. Masaya geçer geçmez diyorum Ayça sen sakın baktırma. Yürü başkasına gidelim.
Ayça'nın beğendiği başka bir cafe vardı. Oturuyoruz oraya. Biz İrem'le "Arkadaşını ne kadar tanıyorsun" oyununu oynarken Ayça bi yarım saat fal baktırıyor. Kadın söylemiş de söylemiş hepsini bilmiş. Artık bir daha canımız isterse nerde olduğunu biliyoruz cafenin. Oraya gideriz diyip çıkıyoruz ordan da. Akşama da kız kıza eğlenicez ama saat çoktan 8 olmuştu bile. Bahçeli'de Ayça'yla gezmeye karar veriyoruz. Sonra Tunalı'da kızlarla buluşuyoruz. Ama pazar pazar tabiki çoğu yerde bi atraksiyon yok. E hadi taksiye atlayıp Overall'a gidelim. Gidiyoruz, aha orası da kapalı. Napsak napsak. Hadi tekrar Bahçeli'ye dönelim de Brothers yapalım. Orası güzel, hareketli. İçimizde kalmadı en azından. Hepimiz ayrı bir dertliydik o gün, herkes coşmak istiyordu. Coştuk.

Martini martini:)

Not:Fal baktırmak isterseniz adresler bende :P

31 Mayıs 2009 Pazar

1703

Bugün artık yenilendiğimi hissettim. Tam iki haftadır yazı yazma isteği bi gıdım bile yoktu içimde, ama pazar pazar sabahın dokuzunda kalkmamdan birşeylerin değişik olduğu belli.

Sabah aklıma gelen ilk düşünce sayesinde gurur duydum kendimle. Nefret insanın içini yer, hatta bence erken yaşlanmasına bile sebep olur. Ya seversin, ya da birşey hissetmessin. Bunun ikisi kalıcı duygular, nefret ise gelip geçici. En azından benim hayatımda böyle, ve bunun hala değişmemiş olması işte gurur sebebim.

Gelelim cacığın faydalarına...
Önümüzdeki 10 gün içerisinde 7 sınav olup yaz tatiline yeni bir ev kiralayarak başlıcam. Evet bir terslik olmassa eve çıkıyorum artık, lütfen olmasıın. Doğumgünümde gelen hediyeler de eve yönelikti zaten. Artık bi zahmet çıkim. Ama bir yandan tam 3 yılımı geçirdiğim odam, Burcu'm. Ayrılıyorum sizden. Bak ağlarım, ağlatmayın beni.

Unutulur mu yaşadığımız onca şey, üç yıl boyunca kavga etmeden- tabi arada naz yapmadan da olmaz- gül gibi geçinip gitmek. Kolay mı? Biz zoru başardık, isterdim ki bu hayatımıza evde devam edelim, ama olmadı. Bakalım bu sefer farklı birşey denicem, belki çok mutlu olucam, belki pişman olucam. Ama denemeden de bilemicem. Ev hasretiyle yanıp tutuşmam yerini daha sakin bir isteğe bıraksa da, yaşadığım son olaylar odama bağlılığımı arttırsa da, zamanı geldi artık.

1703'te son ve mutlu günlerim...

16 Mayıs 2009 Cumartesi

Hiç bir günü hayatından silmek istedin mi?

Çok acı, ama ben hiçbirşey istemediğim kadar istedim.

12 Mayıs 2009 Salı

"21 yıl önce bu saatte dünyaya gelmek için çabalıyordun"

-Peki çok canın acımış mıydı?
-Dünyanın en güzel duygusuydu...

9 Mayıs 2009 Cumartesi

Kapalı Gişe'yi ben kapattım :)

Yine geç yazıyorum. Üstünden tam bir hafta geçti. Kapalı Gişe ODTÜ Eşli Danslar Topluluğu'nun gösterisi 1-2-3 Mayıstaydı ve ben de 3 gün boyunca seyirci koltuğunda yerimi aldım. İlk gün gözümü kırpmadan izledim tüm gösteriyi, özellikle tango grubunun ve hocalarımız Murat Abi ve Ayşe'nin danslarını. Diğer günler de fotoğraf çektim çevremdekileri makinenin sesiyle rahatsız ederek. Gösterinin konsepti filmlerdi. 19tane filme koreografiler hazırlanmış ve ortaya şahane bir dans şov çıkmış. 3 gün boyunca dansa doydum, onlar kadar yorulmasam da tatlı bir yorgunluk vardı 3 gün sonunda. Ben susim, fotoğraflar anlatsın:

Peşinden gelen sınavlar, sunumlar ve şenlik... Şenliği de yaşayamadım, sınavlara da çalışamadım ben naptım bilemiyorum:) Yine önümde bir sınav haftası... Bana kolay gelsin, sonra da tatil gelsin..

30 Nisan 2009 Perşembe

Çocuk


Evdeydim. Günlerden nisanın 23ü. Ulusal Egemenlik ve Çocuk Bayramı.

Komidinimin ilk çekmecesini açıyorum. İki tane günlük var diplere saklanmış. Birinin kilidi açılmış. Halbuki en son bıraktığımda kilitliydi, anahtarı da sarı bir kesenin içindeydi ama o kese nerde hiç bilmiyorum. O da uzun süredir hiç açmadığım çekmecelerden birinin diplerindedir. Günlüğün ilk sayfasında bir tane vesikalık fotoğrafım, bantlarla yapıştırılmış. Ne güzel de gülmüşüm, gözlerimin içi parlıyor. İlk sayfayı açıyorum, sene 1998. Tam 10 yaşındayım. Çocuğum daha. Ama o zamanlar kendimi hiç çocuk gibi hissetmiyorum. Başlıyorum okumaya. O zamanlardan başlamış kalbimde kıpırtılar oluşmaya. Şuan düşünüyorum çok erken değil mi diye. Ama o zaman hiç de erken olduğunu düşünmediğimi de hatırlıyorum bir yandan. Gözüme top atan çocuktan hoşlanmışım. Ama yanlışlıkla atmış ve Leonardo Dicaprio'ya benziyormuş. Hem de sonradan özür dilemiş. Çok hoşuma gitmiş. Kimlerden hoşlanmışım, ama hiç karşılık alamamışım. Sonra keşke Çılgın Bediş'teki gibi dans etsek herkes çevremizde daire olsa diye düşünmüşüm. Ne çok izlerdik Çılgın Bediş'i. 100. tekrarı da olsa izlerdik. Ne hayaller kurmuşum. İçimden küfür etmek gelmiş, etmişim günlüğe. En ağırı da "gergedan". Çirkin yazmak istiyorum demişim, yazmışım.

Depremi yazmışım. Ne zaman bitecek deprem korkusu diye düşündüğümü. Bütün aile bizim evdeymişiz, halen de dün gibi hatırlıyorum o günü. Hiç korkmamıştım. Neden korkayim ki zaten bütün güvendiklerim yanımdaydı. Sonrasında 3 gece anneannemlerin bahçesinde yattığımızı yazmışım. Eve döndüğümde devam etmişim günlük tutmaya. Hoşuma bile gitmiş, teyzemlerle dedemlerde hepberaber zaman geçirmek. Evimiz sağlammış bir şey olmadı demişim. Neler atlattı o ev. Evi su bastı. Musluğu açık bırakmış abim sular kesildiğinde. Olan olmuş. Beni de annemi oyalamakla görevlendirmişlerdi de becerememiştim.

Sonra annemlerle gittiğimiz gezileri yazmışım. Ne kadar çok gezmişiz o sene diye düşünüyorum şimdi. Artık gezmiyoruz öyle. Çocuktum, çocukluk anısı olarak kaldı.

Best 90's diye bir dosya indirdim. 90'lar hakkaten benim çocukluğumdu. Şarkıların hepsini daha dün dinlemişim gibi hatırlıyorum. Destiny's Child'lar Atomic Kitten'lar.

O zamanlar çocuk olmadığımı yeterince olgun olduğumu düşünürdüm. Ama farkettim ki içimde bir yerlerde duruyor o 10 yaşındaki çocuk.

Not: 2buçuk yaşındaki kuzenim Defne'ye modelliği için teşekkürler :)

6 Nisan 2009 Pazartesi

İyi garson kaldı mı bu devirde?

Güzel, güneşli bir pazar sabahı açık havada kahvaltı yapmak niyetiyle yola çıkılır. Okulun çarşısının teras kısmına büyük umutlarla oturulur ve olaylar şöyle gelişir.

Mert elini kaldırıp garsonu çağırır. Uzaktan bakan garson bir geçiştirme hareketiyle "geliyorum hemen" gibisinden birşeyler söyler. Ama gelmez. Mert bir daha elini kaldırır bu sefer Burcu'yla ben de ona destek olarak garsona kibarca "Bakar mısınız bize?" işareti yaparız, yine uzaktan. Ama garson bir türlü gelmez. Hadi bari çok kalabalık, kendi menümüzü kendimiz alalım derken, yan masaya bizden 10 dakika sonra gelip oturan orta yaşlı adamla karısına hemen menüler gelir ve aynı anda sipariş de alınır. Biz kendi aldığımız menümüzden yemek seçip bu sefer sipariş vermek amacıyla garsonu tekrar çağırma çabalarıyla yorulurken, yan masaya çoktan siparişleri gelmiştir. Bir yandan da garsonla aralarında bir muhabbet bile başlamıştır. Hiç bir garson biz gençleri sallamaz. İşte bu durum beni gerçekten sinirlendiriyor.

Öğrenciyim ben belki bahşiş bırakamam ama iyi bir hizmet karşılığında oraya daha çok müşteri gelmesi için uğraşırım. Herkese tavsiye edebilirim. Amma ve lakin kara listeme aldım sizi ODTÜ Susam Cafe.

1 Nisan 2009 Çarşamba

Odtü ot yetiştirir mi?

Odtü bir yandan sevindiriyor- çünkü bir kaç gün önce başlayan ve 1 ay sürecek olan Odtü Sanat Festivali onlarca güzel etkinliği barındırıyor bünyesinde:p
Bir yandan da bunalıma sokuyor- çünkü o güzelim etkinliklerin bir kısmı 7 günde 4 tane sınavımın ortasına tekabül ediyor.

Bir sürü tiyatro, müzikal, klasik müzik konserleri, tek kişilik gösteriler şu linkte, bir ay boyunca KKM'deki plastik sanatlar sergisi de cabası. Sanki bize "üniversite öğrenciyi ot yapmaz tam tersine kültüre sanata yönlendirir" der gibi. Buraya sadece okumaya gelmediğimi tekrardan hatırlatıyor bana böyle etkinlikler. Tamam ortalamaydı kümülatifti bunlar hayatta bazı kapıları açan şeyler, daha şimdiden staja başvururken bile yüzüme kapanan onca kapıdan anladığım gibi. Görünen o ki o kapıyı ben ortalamamla açamıcam.

O zaman napıyoruz İdil Biret'e gidiyoruz sonra Sunay Akın'a gidiyoruz. Bir yandan da sınavlarımızın iyi geçmesini diliyoruz ki- galiba en sevdiğim ve iyi ki de almışım dediğim seçmeli dersim Psikolojinin sınavı çoktan iyi geçti bile :) YupYup

17 Mart 2009 Salı

Çello ve Tango

Bir yandan artık derslere adapte olsam diye düşünürken, diğer yandan güzel etkinlikleri de kaçırmak istemiyorum. Dün akşam CSO sahnesinde tango hocalarımızın gösterisi vardı, tabiki kaçırmadık. Oraya giderken neye gittiğimi bile bilmiyordum, tek bildiğim hocalarımı izlicek olmamdı.

Meğersem 4 genç viyolonselcinin kurduğu CSO Çello Kuartet grubunun konserini izlemeye gidiyormuşuz. Salona vardığımızda konserin başlamasına 1 dakika vardı ki, en arkalardan boş bulduğumuz bir yere oturmamızla konser başlayıverdi.

Konserin ilk yarısı durgun geçti. İkinci yarısında en önlerden yer bulduk arkadaşlarımızın yanında ve kaçırmadık hemen oraya geçtik hocalarımızı daha iyi izleyelim diye. İlk üç tango parçasında Ayşe Karaoğlu ve Murat Gürmen'i ağzımız açık izledik. Daha önce izlediğim iki gösterilerine oranla çok daha iyi, çok daha kendilerini gösteren bir dansları vardı. Çok da duygulandım bi yandan. Öyle böyle değil. Fotoğraf çekmekle uğraşmak istemedim, Ahmet'e verdim makineyi rahat rahat izledim :)


Sonra da bir sürü filmin müziklerini çaldılar. Pembe Panter müziğinde eğlendik, Titanic'te duygulandık. Nothing Else Matters'ta daha da duygulandık derken gece bitti.

Güzeldi herşey üstelik böyle güzel bir gösterinin biletsiz olması da enteresandı. Birşeyin hayrınaysa eğer bizim hayrımıza olduğu kesin.

Not: Çello=Viyolonsel :)

15 Mart 2009 Pazar

Yemek Bakkalı


Henüz iki kere gitmeme rağmen, kendimi evimin mutfağında annemin yaptığı yemekleri yer gibi hissediyorum.

Kapıdan giriyoruz sağ tarafta açık bir mutfak, bütün yiyecekler dolaptan bize bakıyor tüm lezzetleriyle. Evin salonuna geçiyoruz sonra sanki. Avizeler, koltuklar herşey bize onu çağrıştırıyor. Oturduğumuzda bir yandan da mutfakta neler oluyor görebiliyoruz. Yemekler dışarda yemeye alışık olmadığımız cinsten, annemizin yemeklerinin tadında. Pırasa, türlü, tavuklu pilav, yaprak sarma, lahana sarma, humus. Hepsinin tadı damağımda kalıyor.

Her gelen güler bir yüzle, samimi bir selamlamayla giriyor içeri. Tanımasak da hepsi afiyet olsun diyor bize. Bazıları paket yaptırıp evine götürüyor, bazısı mutfağa girip yardım ediyor yemeklerin konmasına. Amaçları da bu samimi ortamı yaratmak bize. İkramdan da geçilmiyor bir yandan. Pek mutluyuz, karnımız mis gibi ev yemekleriyle doyuyor. Üstüne taze demlenmiş çayımız da geliyor ve hatta paşa lokumu denen o nefis tatlı.

Böyle bir yerin varlığından daha yeni haberim oldu, bir buçuk yıldır burnumun dibinde olmasına rağmen. İyi ki de haberim oldu. Sizin de haberiniz olsun: http://www.yemekbakkali.com/

14 Mart 2009 Cumartesi

Severim ben işini iyi yapan insanları.

Severim ben işini iyi yapan insanları.
Garsonu olsun, bakkalı olsun, öğretmeni olsun. Garson geldi mi masana moralin bozuksa bile sana bir gülümsediğinde karşılık verebileceksin, öyle içten yapacak işini. Bakkala girdiğinde sen "Günaydın!" diyorsan, çıkarken de "İyi günler kızım" cümlesini duyabileceksin. Öğretmenin derste ettiği bir laf bütün hayatın boyunca kulağına küpe olabiliyorsa, fiziği kimyayı bir yana bıraktım, hayatına bir katkısı olabiliyorsa, işte esas öğretmenlik ordadır. Saygı duyarım ben böyle insanlara. Ne iş yaparsan yap, ama en iyisini yap demişti bir büyüğüm.

Okuduğun bölüm değil seni tanımlayan, yaptığın iş değil, o işi nasıl yaptığın.

11 Mart 2009 Çarşamba

Tiyatrosuz kalmayın

Uzuun zamandır tiyatroya gitmediğimi farketmemle "Bir Delinin Hatıra Defteri'ne gidelim mii??" sorusu aynı dakikaya tekabül eder. Hakkaten de en son ne zaman tiyatroya gittim acep diye düşününce, bir türlü cevabını bulamıyorum.

Neyse biletlerimizi aldık bir güzel. Stüdyo Sahne'deymiş oyun. Ortada yuvarlak bir sahne var, kapasitesi de 100kişi ve isteyen istediği yere oturuyor. Girdik içeri ve ortamın ambiyansı bizi direk içine aldı. Ortada kocaman bir vinç ve vincin tepesinde yatan, ayakları aşağı sarkan bir adam. Henüz seyirciler yerleşirken bile orda duruyor. Dumanlar ayrı bir hava katıyor ortama. Oyun garip ve ürkütücü seslerle başlıyor. Erdal Beşikçioğlu dakikalardır yattığı yerden kalkıyor ve ağzımızı açık bıraktıracak oyununu sergiliyor. Oyun bir buçuk saate yakın sürüyor ve hiçbirimiz zamanın nasıl geçtiğini anlamıyoruz.

Erdal Beşikçioğlu çok büyük oyuncu bunu anlıyorsunuz. Aynı zamanda büyük bir vinç ustası da olmuş ve iyi bir akrobatmış da. Öyle böyle değil. Bütün oyun boyunca ordan oraya atlıyor, tepelerde geziyor, vinçle 360derece seyircilerin üstünde dönüyor. Kendini oyuna adadığı her halinden belli.

İşin ilginç yanı, biletlerin satışa çıktığı anda bitmesi. Biz de güç bela bulduk biletleri ve kaçırmadık. Siz de kaçırmayın derim ve Bir Delinin Hatıra Defteri'ni şiddetle tavsiye ederim. Erdal Beşikçioğlu imzalı bir kitapçık da cabası.

8 Mart 2009 Pazar

Dünya Kadınlar Günü

Bir kadın gördüm. Saçları kısacık kesilmiş, yataktan kalktığı doğallığıyla. Yüzünde fondöten yok, ama gözleri parlıyor. Işıltılı ruja ihtiyacı yok, gülümsemesi ışıltı saçıyor. Eşofmanının üstüne kot ceketini giymiş. Kolunda bir sürü dergi var, belli ki pazar keyfi yapacak. Belki evine gidip portakal suyu sıkacak, omlet pişirecek. Ormana koşuya gidecek sonra. Kendine güveni yerinde, adımları kararlı, çevresine duyarlı. Sokaktaki kedilere poşetten fazla yemek çıkarıyor. Sonra kafalarını okşuyor ve yoluna devam ediyor.

6 Mart 2009 Cuma

Ajanda tutuyormuşum gibi sanki bence :)

Blog alemiyle bu aralar haşır neşir olamamamın iki önemli sebebi olmakla beraber bir tanesi daha baskın gibi sanki. Serviste olan bilgisayarım nihayet 23 iş gününden sonra iyileşmiş ve Adana semalarında seyretmekte. Ordan buraya da bir şekilde gelmeye çalışıyor şu saatlerde. Yarın kavuşucam inşallah kendisine. Bilgisayarımın olmaması baskın olmayan sebepti.

Ayıptır sölemesi kıçımın üstünde oturamıyorum yine bugünlerde, ki artık yorgun düştüğümden cuma akşamı bu saatlerde olmam gereken yerde değilim. Şuan tam olarak Times'ın açılış kokteylinde olmam gerekiyordu ve hatta fotoğraf çekmem gerekiyordu. Uyuyakaldığımdan ve daha yeni uyandığımdan olsa gerek gidemiyorum bir türlü.

Neyse efendim. Bu hafta güzel bir haftaydı. Bir kere "bahar kapıdan baktırır, kazma kürek yaktırır" atasözünü açık bir şekilde kontrollü deneyle kanıtladık. Ne güzel bir pazar günüydü o öyle fakat, ardından gelen beş gün kışa döndük resmen.

Şimdi ajanda tutuyormuşum sanki bence. :)

Pazar: Slumdog Millionaire' i bilgisayardan izlememek için çok çaba sarfettim ve başardım. Sinemada izlediğim için de gayet mutluyum. Güzel filmdi di mi yahu?

Pazartesi: Uzuun zamandır görmediğim Hulusi'yi gördüm nihayet. (Cafe sekiz'de krep yeme bir daha.) Bilardo oynamayı özlemişim onla.

Salı: Çamaşırhanedeki süprizimle uçtum havalara, ağzımı toparlamak zor oldu. Bi de neymiş frezyaymış:) Revolutionary Road nasıl bir filmdir beni benden aldı resmen. Duyguyu çok iyi geçirmişler, kendimi koydum onların yerine. Depresyona giriyordum az kalsın. İzlemesem olurdu yahu.

Çarşamba: Üstümde kara bulutlar dolaşıyordu. Bileğimi burktum tam da milongaya gidecekken. Moralim bozuldu, dans edemedim.

Perşembe: Bileğim daha iyiydi. Dönemin ilk tango dersi başladı. Sonra da mayıstaki gösterinin koreografisini izledim. Güzel birşeyler çıkacak ortaya, meraklanıyorum şimdiden.

Cuma: Sabah recitationlar ve ardından bir saat quiz ve ardından 2 saat daha ders, normal şartlarda daha yorucu olurdu. Ama bir enerji geldi, son iki saat 211 sunum dersinin yarım saatte bitmesiyle. Mutlu oldum. Şuan da odada miskin miskin oturmaktayım, bir yandan televizyonda Adanalı dizisinin seslerini duyarak yazmaktayım bu satırları. Babacığıma selam ederim..

1 Mart 2009 Pazar

Bir saat

Güneşli bi güne uyandım.
Günlerdir toplamadığım yatağımı topladım.
Haftalardır yıkanmayı bekleyen bulaşıkları yıkadım.
Alışveriş listesi yaptım.
Uzun zamandır alınması gerekenleri yazdım.
Perdeleri açtım.
Güneşi içeri aldım.
Pencereyi açıp temiz havayı kokladım.
Temiz havayı içeri aldım.
Kuşların kanat çırpışlarını duydum.
Soğuk havada azıcık ürperdi ayaklarım.
Ama bu duyguyu sevdim.
Sevdiklerimi aradım.
Uzun zamandır duymadığım sesleri duydum.
Her birinin farklı hayatlarına uzandım, dokundum.
Çok ama çok mutlu oldum.



Not: Baharın 1i geldi. Bunun da büyük etkisi var :)

23 Şubat 2009 Pazartesi

Haftalık Sinema Raporu

Adana'da kaldığım üç hafta zarfı boyunca sinemaya hiç gidememiş olan ben, Ankara'ya gelince bunun acısını çıkarmayı başardım. Haftada üç filmle rekor kırmış bile olabilirim kendi çapımda.

Öncelikle Cepa alışveriş merkezine bir sözüm var: İnsafsızlar! 5 salonda Recep İvedik gösterilir mi??? Ben izlemek zorunda mıyım o filmi kardeşim. Güzelim filmleri kaldırdınız koydunuz hepsine şu filmi. Bak eğer 5 salonda değil de 1 salonda olsaydı, bu kadar protesto etmezdim. Protesto edesim geldi sayenizde, gitmicem işte şu filme oh olsun.

Haftayı Bridewars(Gelinlerin Savaşı) ile açtık. Anne Hathaway'e karşı güzel duygular beslediğimden gitmek istedim bu filme. Romantik-komedi filmlerinden çok büyük bir beklentim olmadığı için film beni tatmin etti, epeyce eğlendirdi güldürdü de. İki tane güzel hatun ve bunların birbirlerine girmesi herkesi eğlendirir diye düşünüyorum. Neticesinde mutlu ayrıldık salondan. Tavsiye edilir. 10 üzerinden 6.5 veriyorum. :)



İkinci filmimiz The Spirit. Çizgi romandan uyarlama bir film. Sincity filminin yönetmeninden çıkmış olmasıydı tercih sebebimiz. Büyük umutlarla gittik dolayısıyla. Ona benzer güzel bir film çıkar beklentisine girmek iyi bir şey değil. Çünkü kesinlikle karşılamıyor o beklentileri. Sincity'yi izlememiş olanlar için güzel bir film olabilir. Önce Spirit'i sonra Sincity'yi izleyin daha hayırlı olur. 10 üzerinden 6.6 veririm.


Üçüncü filmimiz Bir Alışverişkoliğin İtirafları. Benim yoğun isteğim üzerine kendimizi sinemada bulduk. Filmden çıkınca anladım ki ben alışverişkolik filan değilim:) Sadece alışveriş seviyorum. O kadar. Zararlı bir iş yapmıyorum kesinlikle. Valla. Neyse efendim bu da izlenebilecek, çıtır çerez tadında gidebilecek bir film idi. Hani illa sinemada izlemeye gerek yok. İnternetten indir bilgisayarda izle kız arkadaşlarınla. Sanki daha güzel bir kız seçselermiş başrole daha gözümüz gönlümüz açılırmış:) Keyifli vakit geçirdik neticesinde. 10 üzerinde 5.6 veriyorum, üzülme yavrum düzeltirsin.

22 Şubat 2009 Pazar

Bir cumartesi

Cuma günü Cihan'a konuk olan Ece, cumartesi günü Ceyhun ve Merve çiftinin evindeydi:)
Brunch'a çağırmışlar efendim bizi. Artık biz olduk çünkü :)

Kendileri çok tatlı bir çift. Evleri de bir o kadar güzel. İlgilenecek bir sürü şey var. Yemek kitapları, toplar, fareler (sütlü ve kahve)... Gittiğimizde yemekleri hazırlıyorlardı. Pek de maharetliler bu arada. Pizza, patates köftesi, peynirli mantar, krep ve dahası... Tangodan bir sürü kişiyi çağırmışlar ama hava çok karlı olduğundan olsa gerek 6 kişiydik. Çok beğendim valla yemekleri. Ellerine sağlık, afiyetle yedik. 10 üzerinden 9 veriyorum 1 puanı da nerden kırdığımı bilmiyorum.

Sonra "biz" kaçtık. Sinemaya gidesimiz vardı. Hava kötü olunca nedense canım hep sinemada ya da evde film izlemek ister. Spirit gelmiş. Sincity'nin yönetmeninden yine çizgi romandan uyarlama bir film. Ama Sincity kadar beğenmedik filmi. Beklentileri karşılayamadı.

Asıl olay akşam liseden arkadaşlarımla buluşacak olmamdı. Yerler ayarlandı, tam Bahçeli'ye gidicem. Yurttan çıktım ama Bahçeli'ye gitmek kısmet değilmiş. Karın azizliğine uğradım:( Kendimi yerde buldum. Kötüydü, özürler dilerim burdan ama buluşucam neticesinde onlarla.

Haftasonu devam etmekte.
Herkese mutlu mesut güneşli günler:)

"Fondülü günün anısına...Afiyet olsun!"

Aylar önce yeni eve taşınan Cihan'ın evine bir türlü gidememiştim. Bunun yegane sebebi oturduğu yerin dağın başında olmasıdır. Cidden dağın başında. Dağları tepeleri aşıyorsun Atlantis gibi çıkıyor ortaya bizim mahalle diye tarif ediyor kendisi de zaten. Efendim oraya sadece bir tane otobüs gidiyormuş ve ben yarım saatlik bir bekleme sürecinden sonra muradıma erdim, ondan sonra da 40 dakikalık bir yolculuktan sonra ikinci muradıma erdim. Nihayet kaybolmadan doğru durakta indim.

Türkkonut'ta evler kocaman ve hakkaten kiraları çok ucuz. Bak üşenmesseniz öneririm :) Kocaman villa 3 katlı kirası 1000lira dersem anlarsınız.

Neyse eve gittik, bahsettiği oğlu Zack'le tanıştık. Böyle miniminnacık bembeyaz bir Jack Russel. Henüz 40 günlük. Daha havlamayı bilmiyor, ama ısırmayı gayet iyi biliyor kerata. Kendini kedi sandığı da oluyor. Pıtır pıtır evin içinde dolaşıyor, yürürken sürekli dikkat etmek gerekiyor. Cihan'a da çok güzel ev arkadaşı olmuş kendisi. Pek sevdim, hala olmak kolay değil:pFlaşla çekince bembeyaz:)

Cihan'a yılbaşı hediyesi diye aldığım ama bir türlü veremediğim hediye ev hediyem oldu. Konuşan bir şişe kapağı açacağı. Sesini kaydet, kapağı açarken çalsın. Kaydettim hemen: "Fondülü günün anısına.. Afiyet olsun!"

Cihan tee geçen seneden fondü tenceresi almış. Hadi fondü yapalım dedik. Çoğu şeyi olduğu gibi fondüyü de ilk kez Cihan'la yedim. Tam bir sohbet yemeği. Yavaştan yavaştan.. Bayıldım valla. Bi daha isterem:) Efendim birikmiş havadislerimiz vardı. Hepisini konuştuk, dertleştik. Ece kimselerle konuşmadığı sırlarını Cihan'a döktü. Az sonra.

Asker diye bir film izliyorduk ki en son Zack şu haldeydi:

Düşüücen olum toparlann

19 Şubat 2009 Perşembe

İlkler güzeldir...

Uykumun yüzümde bir gülümseme eşliğiyle kaçtığı hiç olmamıştı. Evet evet olmamıştı. Daha önce bu kadar güzel bir gece de geçirmemiştim. İlkleri yaşıyorum kanımca. İlk milongam olması da ayrı bir ilk.
Sevdim ben bu işi. Tangoya devam, tango gecelerine devam.

17 Şubat 2009 Salı

Otobüs (2)

Gece dönmek istemiyordum. Malum otobüste gece uyuyamadığımdan dengem sarsılıyor. Ama Duygu beni galeyana(?!) getirdi ve yine beraber bir gece yolculuğu yapmak üzere biletlerimizi aldık, en önden hem de. Herşey en başta gayet normaldi taa ki 45 dakika geçene kadar. Deliler gibi dolu yağmaya başladı. En önde oturduğumuzdan cama çarpan doluları yakinen görebiliyorduk. Ve işte o an trafik tıkandı. Bir santim ilerlemiyordu arabalar. Sanki korku tünelindeymişiz hissi uyandı ben de. Duygu'yla birbirimize baktığımızda aklımızdan geçen şeyler aynıydı. En son beraber yolculuk yaparken de 6 saatlik yolu 9 saatte gitmiştik. İkimizden birinde kesin uğursuzluk var. Uzun bekleyişler sonunda artık ümidimizi kestik. Çıkamıcaz bu yoldan, sabaha kadar beklicez. Uyuyarak zamanı geçirmeye çalıştık. Otobüsün hareketlenmesiyle gözümü açtım. Evet açılmıştı yol tam iki saat sonra. Uyuşan bacaklarımız, ağrıyan sırtlarımız, sigara içmek için açılan camdan giren soğuk hava. Tüm olumsuzluklara rağmen metanetimizi(!) koruduk. Bir yandan yalnız olmadığımız için sevinirken, bir yandan da benim sözümü dinleyip gündüz gitmediğimiz için hayıflandık. Uzun saatleri geride bıraktıktan sonra tanıdık bir yerlere geldiğimizde içimde bir rahatlama oldu. Aştiye geldiğime bu kadar sevineceğimi tahmin etmezdim. Sağ salim Ankara'dayız.